Yolumuz Devrim Yolu
Forumumuzdan daha iyi faydalanmak için ve bizlere destek olmak için lütfen üye olunuz..



 
AnasayfaPortalSSSKayıt OlGiriş yapZiyaretçi Defteri

Paylaş | 
 

 Siyasi islamın arka planı

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:21 pm

ÖNSÖZ
Soğuk Savaş döneminin 1980’li yılların sonunda nihayete ermesinden sonra ABD’li teorisyenler, yeni anti tez ya da düşman yaratma arayışına girdiler. Önce “Yeni Dünya Düzeni” savları geliştirildi. ABD dünyanın çeşitli yerlerinde güç denemelerine girişti. Bu arada “Medeniyetler Çatışması” tezi geliştirildi ve Ortadoğu merkezli “Siyasal İslam” hedefe kondu. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında da Afganistan ve Irak’ta kapsamlı müdahaleler geliştirildi. Bu süreç hala sürmekte ve kaos git gide derinleşmektedir. Bugün yaşanan gelişmelerin yakın tarihteki arka planı ise son derece çarpıcıdır. Başta El Kaide olmak üzere günümüzdeki birçok İslami örgüt nasıl bir geçmişten gelmektedirler? Gerçekten de Medeniyetler, çatışma halinde mi? Türkiye’de Siyasal İslam’ın gerçekliği nedir? Bu ve daha pek çok sorunun cevabını, çeşitli kaynaklardaki bilgileri derleyip analize tabi tutarak vermeye çalıştık. Bu çalışmadaki veriler ve bilgiler daha çok yakın tarihe ve yakın yıllara aittir. Bu anlamıyla güncel verileri içermemektedir. İleride burada işlenen bazı konuların güncel durumlarını ayrıca ele alacağız.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:21 pm

GİRİŞ

1919 Paris Barış konferansında, I.Dünya savaşının galibi İngiltere, dünyayı yeniden kurar. Kurduğu dünyanın merkezine Ortadoğu’yu koyar. Dünyanın ilk global gücü olan Roma da Akdeniz havzasında medeniyetini oluştururken Ortadoğu’yu yan merkez olarak tanımlar. Roma sonrasının baskın gücü olan Osmanlı devleti, hâkimiyet alanının merkezi olarak Ortadoğu’yu baz alır. Geçen yüzyılların en büyük global gücü olan Osmanlı devleti, 20. yüzyıl başındaki dünya savaşıyla jübile yaparak tarihten silinir.
Tüm hesaplar savaş sonrasında stratejik yerlerin kontrolü üzerinde düğümlenir. Bu yüzyılda jeo-kültürel alanların jeo-politik alanlara dönüşmesinde petrol belirgin rol oynar. Petrolle beraber Ortadoğu din merkezli yapı da jeo-stratejik merkez haline gelir. 1915 Sykes-Picot gizli antlaşmasıyla İngiltere ile Fransa arasında paylaşılan Ortadoğu’daki yönetimlerin kime ait olduğu, 1919 Paris Barış konferansı akabindeki San Remo’da belirginleşir. Bu tarihlerden itibaren İngiltere Ortadoğu’yu istediği gibi kurmaya başlar. İngiltere Ortadoğu’yu oluştururken 20. yüzyıla özgü bir yapıyı tanımlar. Bu yapının adı “Manda Rejimi”dir.
Sistem gayet basit bir mantık üzerine kurgulanır. Ülke içindeki en az olan unsur iktidar yapılır. Bir başka ifade ile azınlık çoğunluğa hakim kılınır. Ya tek adam veya krallıklar bu yapının tercih ettiği yönetimdir. Kralı destekleyen güçlü bir ordu bu kompozisyonu tamamlar. Ülkelerdeki güçlerin iktidarını devam ettirmesi için dış unsurun gücüne ve desteğine ihtiyaç vardır.
İngiltere, Manda rejimini yerleştirmeden önce Ortadoğu’daki baskın renkleri siler. Bölgedeki temel renkler din olarak İslam, siyasal güç olarak Osmanlı ve Türklerdir. Önceki baskın renkler hedef gösterilir. Alt renkler baskın hale getirilir. Alt renkler, dini anlamda İslami mezhepler olan Sünni ve Şii yanında daha alt unsurlar Vahhabilik ve Nusayrilik vitrine taşınır. Alt siyasi renkler ise Arap, Kürt ve Süryaniliktir. Tüm bu renklerin etkin olması için ana rengin silinmesi gerekir. Nitekim I.Dünya savaşı sonrası Ortadoğu’da İngiltere bunu gerçekleştirir. 1919–1939 yılları arasında Ortadoğu’daki ülkelerin eğitim kurumlarında “kurtarıcı medeni İngiliz” imajı halka başarılı bir şekilde verilir.
Ortadoğu’da bu durum ufak tefek şekil değiştirmelerle, 1945’ten 1989’a kadar devam eder. İkinci dönemde ise baskın renklerin alt tonlarında oynamalar yapılır. Halk “milliyetçilikle” sözde sistem içine dahil edilir. Anti- emperyalist şekil alan bölge ülkelerinde baskın siyasal yapı askeri diktatörlere dönüşür.
Milliyetçi söylemler 20. yüzyılda seçkin krallar ortaya çıkarır. Saddam, Enver Sedat, Rıza Pehlevi, Kaddafi ve Hafız Esad bu kapsam içinde değerlendirilebilir. Ortadoğu, soğuk savaş sürecinde yine dışarıdan destekli modern dönem askeri diktatör krallarıyla varlığını devam ettirir. Önce millileşen petrol yatakları akabinde uluslararası güçlerin hakimiyetine geçer. Bu diktatörler, bazen kendi halkına bazen de komşu ülkelere saldırarak güçlerini artırmaya çalışırlar. Bu çizgi dışı hareketleri, dünyanın baskın güçleri tarafından sınırlarına geri çektirilir.
I. Körfez savaşına kadar İngiltere’nin tanımladığı “Ortadoğu” varlığını sürdürür. 1989 sonrası dünyanın yeni hakimi olma iddiasındaki ABD, Saddam’ın sayesinde Ortadoğu’da sadece güç denemesi yapar. 1989 sonrası tek kutuplu dünyanın baskın gücü olduğunu ispatlama gayretine girer. I.Körfez savaşı Ortadoğu’ya bir şekil verme değil uluslararası arenada bir güç gösterisine dönüşür. 1989–2001 yılları arasında ABD dış politikası, Dünyanın tek kuvveti olma merkezlidir. Global düşüncelerini global eylemlerle destekler. Bir başka ifadeyle, 11 Eylül sonrası “12 Eylül” dünyasına ön hazırlık yapar. Bosna Hersek kriziyle Avrupa içinde ABD, II. Dünya savaşından sonra en büyük güç denemesini herkese gösterir. Sıra bu gücü oturtmaya veya kalıcı hale getirme sürecini başlatmaya gelir. Bunun startı 11 Eylül ile verilir.
11 Eylül, özelde ABD’yi genelde ise sözde tüm dünyayı tehdit eden bir eylem hareketidir. 12 Eylül ile “ABD çağı”nı oluşturma planları uygulamaya geçirilir. Fukuyama ve Samuel Hungtinton’la başlayan “Medeniyetleri çatıştırma” tezinin temelinde “ABD çağını” başlatma içgüdüsü yatar. 11 Eylül, ABD’ne böyle bir rahat gezinme alanı verir. Uluslararası hukukun öğretilmesinin bir manasının kalmadığı, kişisel ve devletlere ait hukukun ayaklar altına alındığı bir çağ, “kanla başladı kanla devam edeceğinin” sinyallerini vermeye başlar.
ABD, 12 Eylül ile yıllarca sürdüreceğini söylediği “terör”le savaşın hakimiyet alanlarını oluşturmaya başlar. Seçilen alanların tesirli noktalar olmasına özel önem verilir. Usame Bin Laden’in kaşıdığı “Medeniyetler Çatışması”nda yeşil ve sarı renklere yakınlığıyla dikkat çeken Afganistan hedef ülke haline getirilir. Afganistan’la Çin ve Rusya “salınım alanları” kontrol edilir. İslam Dünyasına korku salınır. Dolaylı olarak da Hazar petrolleri etki alanına çekilir. Pakistan’la Hindistan ve İran yakın markaja alınır. Bu arada AB’de Almanya ile Rusya’nın ön vitrinini kırıp kendince düzenlemeye çalışır.
“Dünyada hakimiyet kurmak istiyorsanız Ortadoğu’yu kontrol etmeniz lazımdır.” tezi, ABD merkezli 21. yüzyıl dünyası içinde bir “gereklilik” konumuna gelir. ABD II. Körfez seferini bu temel üzerine oturtur. Seferinin nedenini, “Saddam’ın kimyasal füzeleri var, dünyayı tehdit ediyor” söylemine dayandırır.
1945’ten sonra ortaya çıkan Arap milliyetçi söylemleri, Filistin meselesiyle zirveye yaklaşır. 1973’te petrol kriziyle en tepe noktasına ulaşır. Petrolü Batı’ya karşı silah olarak kullanan bir Ortadoğu vardır.
Saddam’ın tam da bu dönemde hedef haline getirilmesi tesadüf değildir. Öncelikle Saddam, II. Dünya savaşı sonrasından kalma bir Arap milliyetçisidir. İran-Humeyni devriminden sonra, İran’a karşı ABD’nin desteğiyle şekillendirilen ve güçlendirilen bir kişidir. İran’a karşı savaşımın karşılığı olarak, kendisine verilen Kuveyt sözüyle Ortadoğu arenasına, ABD dış politikalarına endeksli olarak sürülür. Pervasızlıkları, halklar üzerindeki katliamları görmezden gelinir. Halepçe’de kullanılan kimyasal silahlar, İran savaşında ABD’nin Saddam’a verdikleridir. Yeni bir oyun sahneye konulur. Buna göre Saddam yine başrolde oynar ve Kuveyt’e girmesi sağlanarak yeni bir dönem başlatılır.
Görünen hedefsel özellikleri ise elinde potansiyel kimyasal silahları(?) olan uluslararası sistemi tehdit eden güç, keza Kuveyt’i işgal ederek bunu göstermiştir. Hedefte seçilen temel renk Arap milliyetçiliği yan renk yeşil İslam’dır. Seküler özellik taşıyan Saddam’la verilmek istenen etki, Baas Arap “diriliş” hareketlerini yok etmektir ki bunda başarılı olunur. (Şimdi de Suriye benzer nedenden dolayı sıkıştırılmaktadır.) Akabinde Ortadoğu’da yeni düzen tanımlamalarına ihtiyaç duyulur. Bu ihtiyacın adı da “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” olarak belirlenir.
Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin özü ABD’nin dünyaya hakim olmasıdır. Diğer anlamıyla, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi; ABD’nin ekonomik ve askeri gücünü kullanarak, geniş bir coğrafyayı kendi çıkarlarına göre yeniden düzenleme girişimine verilen addır. Proje, ‘Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’ adıyla da anılmaktadır. ABD Kongresi’nde kabul edilen yasa uyarınca; Proje “kapsama alanı”nda Arap Birliği üyesi 22 ülke ile bunlara ek olarak 10 ülke bulunuyor. Bu ülkeler; Cezayir, Bahreyn, Komor Adaları, Cibuti, Mısır, Irak, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Libya, Moritanya, Fas, Umman, Filistin Özerk Yönetimi, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Suriye, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Afganistan, İran, İsrail, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Tacikistan, Türkiye, Türkmenistan ve Özbekistan’dır. Bu coğrafyalarda ABD’nin istediği “Demokrasi”ler oluşturulacaktır. “Medeniyet”le tanışmış, kapitalist yapılar baskıyla hakim hale getirilecektir. Ortadoğu’da ABD İngiltere’nin yaptığına benzer reflekssel özellikler göstermektedir. Arap milliyetçi söylem Ortadoğu’dan silindikten sonra buradaki alt renkler yerine üst renklerle oynamaya başlanır. Üst renk İslam’dır. Temeldeki sorulardan biri de “Demokrasi mi yoksa İngilizvari mandater devletler mi?” biçiminde sorulabilir. Bunun yanıtı elbette ki, “kontrollü demokrasiler oluşturmak”tır. Ülke halkı yaşadıkları sistemin içerisinde söz sahibi olmak istemektedir. ABD ise burada devreye girerek, “bu eylemleri sizin için yaptım” diyerek kendine karşı olan dünya halklarını yanına çekmeye de çalışmaktadır. Hedef ekseninde tuttuğu esas rengi, şu an için farklı eksen içinde değerlendirmeyi düşünmektedir. Bir başka ifade ile İslam, “demokrasi”yle yoğrularak “ılımlı İslam” modeli oluşturulmak istenmektedir. II. Abdülhamit’in Pan-İslam kartına karşılık, 20. yüzyılın başında İngilizlerin bulduğu “İslam’a karşı İslam” tezi ABD tarafından yeniden keşfedilmiştir. “Kontrollü bir İslam veya muhafazakar demokrat bir İslam”ı, Büyük Ortadoğu projesiyle, Ortadoğu merkezli bir dünyada inşa etmek amacındadır. Aynı zamanda ABD, Ortadoğu merkezinden hareketle dünya üzerinde “ABD çağını” oluşturmayı istemektedir.
I.Bush döneminde tanımlanıp, II. Bush dönemiyle kademeli olarak ortaya konulan Büyük Ortadoğu Projesinde en temel dayanak demokrasi kavramıdır. Bu kavramı iyi incelemek gerekmektedir. Kavramın özünde halk ve çoğunluk vardır. Dışardan bakıldığında hiçbir kimsenin karşı olmaması(?) gereken bir söylem olarak göze çarpar. İşin içine girince bunun maske olduğu anlaşılır. Ortadoğu merkezli yeni ABD stratejisinde Ortadoğu’ya eklemlenen Kafkaslar, Balkanlar ve diğer ana eksen alanı Orta Asya’daki siyasi gelişmeler tamamlayıcı özellikler taşır. Son iki senedir uygulanan taktik de “halkların sokağa döküldüğü rengarenk devrimler”dir. Orta Asya’dan Kafkaslara, Ukrayna’dan Lübnan’a kadar devreye konulan “renkli halk hareketlerinin” yan açılımları doğru okunursa Bush’un ikinci dönemini anlamak kolaylaşır.
I.Bush dönemindeki temel özellik “Terör, Korku, Kaos ve Kurtarıcı” rolleriydi. 11 Eylül sonrası ABD’de halka yönelik, paranoyak saldırı planları meyvelerini verir. Halk korkudan ellerini ceplerine götürüp, sınırsız silah harcamaları için savaş yetkisini hükümete devreder. ABD başkanının akıl hocalarının izlediği bilinçli stratejinin dış politik yansımasında, terör ile onun somutlaşmış şekli Usame Bin Laden’li Afganistan (Orta Asya) ve Saddam’lı Irak’ın (Ortadoğu) hedef olmaları tesadüf değildir. I.dönemde “acının ortak olmasına ve ortak tepkinin” şekillenmesine zemin hazırlanır. İstanbul’dan, Madrid’e ve Beslan’a kadar patlayan veya patlatılan bombalarla sonunda “acı ortaklaşır.” Ortak tepki herkes tarafında seslendirilir. Peki, bu neyi getirir? Yapılan askeri eylemlerin meşrulaştırılmasını sağlar. Küresel güvenlik çizgisinde NATO yeniden dizayn ettirilir. Küresel, ABD merkezli, vurucu güce dönüştürülür. Konsept, İstanbul 2004’te değiştirilir. Mart 2005, Brüksel Zirvesiyle bu perçinleştirilir. Askeri açıdan güvenlik-terör çizgisinde “medeniyetleri çatıştırma” tezinin küresel adımları tamamlanır.
Diğer taraftan “Demokrasi hareketleri”nde, Afganistan’ın işgaliyle ikinci dalga tetiklenir. Bu dalga “rengarenk suni devrimcikler dalgasıdır.”
11 Eylül sonrası işgal edilen Afganistan’daki en önemli olay, I.Bush dönemi içinde örnek olarak gösterilen şirket müdürü Karzai’nin, Afgan Başkanı olarak seçtirilmesiyle, dünyaya “demokratik seçim yaptık” denmesidir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:23 pm

BİRİNCİ BÖLÜM
BİR DÖNEM KAPANIRKEN...

Afganistan “Demokrasi” hamlesi..
Ordu ve Hava Kuvvetleri içerisinde güçlü bir tabanı olan PDPA (Afganistan Demokratik Halkın Partisi- Afgan Komünist Partisi), 1978’de Davut’un yoz rejimini deviren bir darbe düzenledi. Halk değişimi hoş karşıladı. PDPA başlangıçta popülerdi. Önemli sosyal reformlar ve demokrasi vaat etti. Fakat özgür eğitim ve kızlar için açılan okullar gibi önemli eğitim reformları yapılsa da ikinci söz asla tutulmadı. Kentlerde kızlar ve erkekler aynı okullara gitmeye başladı. Sağlık hizmetleri ilerledi. Fakat şiddetli fraksiyon mücadelesi, kitleleri baskı altına alma kampanyasına girişen Hafizullah Amin önderliğindeki Pol-Pot fraksiyonunun zaferiyle sonuçlandı. Bununla birlikte, ABD ultra-dinci tarikatları silahlandırarak ve Pakistan ordusunun radikal İslamcılara yardım etmesini sağlayarak, rejimin dengesini bozmaya karar verdi. Amerikalılar bir ayı tuzağı hazırladılar ve Sovyetler de bu tuzağa düştü. Zor kullanılarak Amin’in devrilmesi ve PDPA rejiminin devam etmesi için Kızıl Ordu’yu gönderdi. Bunu üzerine ABD, komünizme karşı cihat çağrısı yaptı (Yeşil Kuşak). 1982 ile 1992 yılları arasında Afgan cihadını bütün İslam ülkelerinin Sovyetler Birliği'ne karşı küresel savaşına çevirmeyi amaçlayan CIA ve Pakistan gizli istihbaratı ISI'nın teşvikiyle 40 İslam ülkesinden 35 bin kadar radikal İslamcı, Afgan savaşına katıldı. On binlercesi Pakistan medreselerinde öğrenim görmeye geldi. Sonuçta en az 100 bin yabancı radikal İslamcı, Afgan “İslami cihadın” etki alanına girdi. İslami "cihad" ABD ve Suudi Arabistan tarafından, büyük bölümü Altın Hilal'deki uyuşturucu ticaretinden elde edilen kaynaklardan desteklendi.
ABD başkanı Reagan 1985'te, 166 Sayılı Ulusal Güvenlik Kararı Yönergesi'ni imzaladı. Buna göre mücahitlere örtülü askeri yardım artırılacaktı ve kararın açıkça belirttiği gibi Afganistan'daki gizli savaşın yeni hedefi şuydu: Afganistan'daki Sovyet birlikleri örtülü harekatla yenilgiye uğratılacak ve Sovyetler Birliği ülkeden çekilmeye mecbur edilecekti. Örtülü ABD yardımı silah sevkıyatındaki dramatik yükselişlerle başladı. 1987'den itibaren silah sevkıyatı yılda 65 bin tona çıkarken CIA ve Pentagon uzmanları Pakistan'da Rawalpindi yakınlarındaki ISI karargahından geçerek sürekli olarak Afganistan'a akmaya başladılar. Bu karargahta CIA uzmanları Pakistan istihbarat görevlileriyle buluşup Afgan isyancıların harekatlarını planlamalarına yardımcı oldular.
CIA Pakistan'ın ISI'sını kullanarak Mücahitlerin eğitiminde belirleyici rol üstlendi. Buna karşılık CIA’nin sağladığı gerilla eğitimi İslam öğretisiyle birleştiriliyordu. Bu eğitimlerde üzerinde durulan başlıca konular şunlardı: İslam'ın bütünsel bir sosyo-politik ideoloji olduğu, Kutsal İslam'ın Allahsız Sovyet birliklerince ayaklar altına alındığı ve Afganistan'ın Müslüman halkının, Moskova tarafından işbaşına getirilen solcu Afgan yönetimini devirerek bağımsızlığını kazanacağı... Pakistan'ın ISI'sı aracı rolünü üstlendi. CIA’nin "cihad"a örtülü desteği Pakistan istihbarat örgütü aracılığıyla ulaştırılıyordu. Yani CIA desteği mücahitlere doğrudan aktarılmıyordu. Başka bir deyişle Washington, bu örtülü harekatın başarıya ulaşabilmesi açısından "cihad"ın Sovyetler Birliği'ni imha etmek olan nihai hedefini açığa vurmamaya özen gösteriyordu. CIA uzmanlarından Milton Beardman "Arapları biz eğitmiyorduk" diyor. Ama Kahire'deki El-Aram Stratejik Araştırmalar Merkezi'nden Abdül Monam Saidali'ye göre, "Bin Laden ve Afgan Arapları CIA’nin kendilerine aktardığı çok ince eğitimlerden geçirilerek yetiştirilmişlerdi." CIA uzmanlarından Beardman, Usame bin Laden'in Washington hesabına oynadığı çok önemli rolden bihaber olduğunu söylüyordu. Beardman'ın aktardığına göre Bin Laden "ne ben ne de biraderlerim Amerikan yardımı aldığımızın farkındaydık" demişti.
Milliyetçilik ve dinsel heyecanlarla beslenen İslamcı mücahitler Sovyet Ordusu'na karşı ABD hesabına savaştıklarının ayırdında değillerdi. İstihbarat hiyerarşisinin üst düzeylerinde temaslar olmakla birlikte oyunda yer alan İslamcı isyan önderlerinin Washington ya da CIA ile temasları yoktu.
Pakistan istihbarat örgütü ISI, CIA desteği ve muazzam miktarlarda ABD askeri yardımıyla "bütün hükümet işlevleri üzerinde büyük güç sahibi olduğu paralel bir yapı" oluşturmuştu. ISI'nın askeri ve istihbarat görevlileri, bürokratlar, gizli ajanlar ve muhbirlerden oluşan tahminen 150 bin kişilik bir kadrosu vardı. Bu arada CIA harekatları General Ziya ül Hak'ın askeri yönetimini de güçlendirdi.
CIA ile ISI arasındaki ilişkiler General Ziya'nın Butto'yu devirmesi ve askeri yönetimin kurulmasıyla daha da sıcak hale geldi. Afgan Savaşı boyunca Pakistan ABD'den bile saldırgan bir anti-Sovyet politika izledi. Sovyet ordusunun Afganistan'ı 1980'de istilasının hemen ardından, Ziya ül Hak Sovyetler Birliği'nin Orta Asya cumhuriyetlerini istikrarsızlaştırmak üzere ISI başkanını görevlendirdi. CIA bu plana ancak 1984'te onay verecekti. `CIA Pakistanlılar'dan daha ihtiyatlıydı.' Pakistan ve ABD Afganistan'a yönelik politikalarında bir uzlaşma yolu arıyor görünürken aslında aldatmaca yaratıyorlar ve en iyi çözümün askeri çatışmayı tırmandırmak olduğunda anlaşıyorlardı. Orta Asya'daki uyuşturucu ticareti CIA’nin örtülü operasyonlarıyla yakından ilişkiliydi. Sovyet-Afgan savaşı öncesinde Afganistan ve Pakistan'daki afyon imalatı küçük bölgesel pazarlara yönelikti. Yerelde eroin üretilmiyordu. Alfred McCoy'un araştırması bu bağlamda Afganistan'da CIA harekatının başlamasından iki yıl sonra "Afganistan-Pakistan sınır bölgesinin ABD'deki talebin yüzde 60'ını karşılayacak düzeye gelerek dünyanın başlıca eroin üreticisi konumuna yükseldiği"ni doğruluyor. "Pakistan'da eroin bağımlıların sayısı 1979'da neredeyse sıfırken 1985'de 1,2 milyona çıktı. Bu başka bir ülkede eşi görülmemiş bir artıştı." Eroin ticareti de CIA kaynaklarınca denetleniyordu. Mücahidin gerillaları Afganistan içlerinde toprak ele geçirdikçe köylülere devrim vergisi olarak afyon ekmelerini bildiriyorlardı. Pakistan'da sınır boylarında Afgan liderleri ve Pakistan koruması altındaki yerel işbirlikçiler yüzlerce eroin imalathanesi işletiyordu. Bu on yıllık açık uyuşturucu ticareti boyunca İslamabad'daki “ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi” gözle görülür bir tutuklama ya da müsadere yapamadı... ABD yetkilileri Afgan müttefikleri aleyhine eroin ticareti soruşturması yapmayı reddediyorlardı, çünkü “Afganistan'daki ABD narkotik siyaseti burada Sovyet nüfuzuna karşı sürdürülen savaşın gereklerine tabiydi". CIA’nin eski Afgan harekatı yöneticisi Charles Cogan, 1995'te CIA’nin uyuşturucu savaşını Afgan Savaşı'na feda ettiğini kabul etti: “Bizim asıl görevimiz Sovyetler Birliği'ne verebileceğimiz kadar zarar vermekti. Uyuşturucu ticaretini kovuşturmaya ayıracak ne zamanımız ne de kaynağımız vardı. Bunun için özür dilememiz gerektiğini de sanmıyorum. Her durumun kendine özgü bir bulaşıklığı oluyor. Uyuşturucu anlamında bir bulaşıklık oldu, kabul. Ama asıl görev gerçekleştirildi. Sovyetler Afganistan'ı terk etti." Soğuk Savaşın ardından Orta Asya bölgesi sadece yaygın petrol yatakları dolayısıyla değil dünya afyon üretiminin dörtte üçünü sağlıyor olmasından dolayı da stratejik bir önem kazandı. Bu üretim şirketler, mali kuruluşlar, istihbarat örgütleri ve örgütlü suç için milyarlarca dolarlık gelir anlamına geliyordu. Altın Hilal'deki uyuşturucu ticaretinden sağlanan yıllık gelir (100 ile 200 milyar dolar), Birleşmiş Milletlerce 500 milyar dolar olarak tahmin edilen bütün dünyadaki yıllık uyuşturucu cirosunun üçte birini oluşturuyor. Sovyetler Birliği'nin dağılışıyla, afyon üretim miktarı fırladı. BM tahminlerine göre eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerindeki ayaklanmalarla eş zamanlı olarak, 1998–99 arasında Afganistan'da Afyon üretimi 4600 tona çıkarak rekor kırdı. Eski Sovyetler Birliği'nde örgütlü suçla işbirliği halindeki şirketler eroin yolları üzerinde denetim kurmak amacıyla birbirleriyle kıyasıya rekabet haline girdi.
ISI'nın kurduğu yaygın askeri istihbarat ağları Soğuk Savaş biter bitmez dağılmadı. CIA İslami “cihad"ı Pakistan'dan desteklemeyi sürdürdü. Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar'da yeni örtülü girişimler başlatıldı. Pakistan'ın askeri istihbarat aygıtı Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Orta Asya'da altı yeni Müslüman Cumhuriyet'in kuruluşu için bir katalizör görevi görmeye devam etti. Bu arada Suudi Arabistan'da Vahhabi mezhebinin misyonerleri Müslüman cumhuriyetlerde olduğu kadar Rusya federasyonu içinde de yerleşerek laik devlet aygıtına meydan okumaya başlamışlardı. İslami fundamentalizm, anti-Amerikan ideolojisine karşın eski Sovyetler Birliği'nde Washington'un stratejik çıkarlarına hizmet ediyordu.
Sovyet birliklerinin 1989'da çekilmesinden sonra da Afganistan'daki iç savaş bütün hızıyla sürüyordu. Taliban Pakistan'daki Deobandiler ve onların siyasal partisi "Cemaat ül Ulemayı İslam" (JUI) tarafından destekleniyordu. JUI, 1993 seçimlerinde Benazir Butto'nun koalisyon hükümetine katıldı. JUI, ordu ve ISI arasında bağlar kuruldu. 1995'te Kabil'de Hikmetyar'ın Hizbi İslami hükümetinin düşmesiyle Taliban yalnızca katı bir İslami yönetim kurmakla kalmadı, Afganistan'daki eğitim kamplarının denetimini de JUI hiziplerine devretti. JUI de Suudi Vahhabi hareketlerinin desteğiyle Balkanlar ve eski Sovyetler Birliği'nde savaşacak gönüllü toplamada belirleyici bir rol üstlendi.
Uluslararası savunma dergisi Jane's Defense Weekly bu bağlamda, "Taliban'ın insan gücü ve teçhizatının yarısının ISI himayesi altında Pakistan'dan sağlandığı"nı doğruluyor. Aslında Sovyetler Birliği'nin çekilmesinden sonra iç savaşın her iki tarafının da Pakistan ISI'sından destek almayı sürdürdüğü görülüyor. Başka bir deyişle CIA’nin denetimi altındaki Pakistan askeri istihbaratı ISI tarafından desteklenen Taliban İslam Devleti, Amerikan jeopolitik çıkarlarına hizmet ediyordu. Altın Hilal uyuşturucu ticareti de, 1990'lardan başlayarak Bosna İslam Ordusu ve Kosova Kurtuluş Ordusu'na (KLA) para ve donanım sağlamak için kullanılıyordu. Son dönemlerde Mücahitlerin paralı asker olarak Makedonya'da KLA-NLA eylemcilerinin saflarında çarpıştıklarına ilişkin de kanıtlar elde edildi. Bütün bunlar, hiç kuşkuya yer bırakmaksızın, neden Washington'un Taliban tarafından, kadın haklarının ayaklar altına alınmasına, kız okullarının kapatılmasına, kadınların kamu görevlerinden çıkartılmasına ve "şeriat yasalarının" uygulanmasına göz yumduğunu göstermektedir.
ABD’nin, 11 Eylül sonrası işgal ettiği Afganistan askeri açıdan kontrol edilemedi. Molla Ömer ve Usame Bin Laden yakalanamadı(?) ama ABD, Orta Asya’nın kilit ülkesini elde etti. Çin sarsıldı. Orta Asya’nın petrol alanları kontrol edildi. “Terör korkusu” Orta Asya Türki cumhuriyetlerine hissettirildi. Özbekistan’daki patlamalar gibi... Böylece tarihte ilk kez ABD, Rusların arka bahçesinde askeri üsler elde ederek bir bakıma buralara “sarktı”. Afganistan’dan Irak’a yönelirken, burası “Müttefiklerin Barış güçlerine” akabinde de BM ile NATO’nun yüksek temsilcisi Hikmet Çetin’e bırakıldı. Kontrol NATO’ya devredildi. Buna paralel olarak “hilkat garibesi bir seçimle” Karzai, demokratik hamle ile iktidara taşınarak varlığı meşrulaştırıldı. Halkın seçtiği bir başkan olarak Batı kamuoyunun “medyatik- en iyi giyinen başkanı” olarak vitrinlere taşındı. Bu hamlede son söz ABD başkanının ifadesiyle “Afganistan’a demokrasi” yani ABD hakimiyeti geldi.
Kafkaslardan Ukrayna’ya oradan da Lübnan’a yayılan “Demokratik Hareketler”, Bush’un ısrarlı bir şekilde “tüm dünyaya demokrasi getiriyoruz” söylemi, sivil toplum kuruluşlarıyla adım adım gerçekleştirildi. Afganistan sonrası Kafkasların stratejik eksende petrol yolları, Rusya’nın iniş güzergahları gibi nedenlerden dolayı Gürcistan’da ilk kez modern demokratik halk devrimi(!) gerçekleşti. Yöntem, var olan iktidarı seçime zorlama, seçimlerin meşruiyetini tartıştırma, seçim süreci veya meşruluk sürecinde ise sivil toplum örgütlerini (NGO) profesyonelce kullanmaktır. Burada yerel ve küresel medya eş güdümlüdür. Sonuçta yapılan seçimlerle iktidar olmak gereklidir. Eğer seçim kazanılmazsa halkı sokaklara dökerek sonuç alınıncaya kadar ya meclis ya başkanlık sarayları halkla çevrilerek bir manada sistemlerin “teslim” olması sağlanır. Kullanılan temel silah “renkli kaşkoldur”. Yine gerek Gürcistan, gerekse Ukrayna ve Lübnan örneklerinde halkın ön planda tutulmasına özen gösterilir.
Aslında bütün bu yapılanlar, jeopolitik boşlukların ABD tarafından herkesin gözünün içine bakılarak doldurulma hamlelerinden başka bir şey değildir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:24 pm

Ortadoğu’daki “Demokratik” çabalar
Ortadoğu’daki ABD organizasyonlu demokratik hamleleri iki gruba ayırmak gerekir: Silahlı, işgalli “demokratik” (Irak örneği) ve silahsız, işgalsiz halk(?) hareketleri (Lübnan örneği). ABD’nin, 11 Eylül sonrası Ortadoğu’da vuruş noktası olarak seçtiği Irak, ilk dalgadan nasibine düşeni alır. Saddam’ın heykellerinin yıkılması ve yakalanması, birinci perdenin bittiğinin göstergesidir. İşgalin meşruluğunu sağlayacak ikinci perdenin açılması gereklidir. Bunun için de uluslararası silahlı gücün devreye girmesi gerekmektedir. Afganistan’da böyle yapılır. İstanbul 2004 ve Brüksel 2005 Mart toplantılarıyla NATO, Ortadoğu’ya ve bunu tamamlayan Doğu Akdeniz operasyonlarıyla ABD’nin “büyük Ortadoğu projesindeki” silahlı gücü haline dönüştürülür. Bu hareketlerin, ABD’nin kendi sorunlarından dolayı değil dünyanın güvenliğini ilgilendiren hamleler olduğu beyinlerde şekillendirilir. Askeri hareketlerden sonra Bush’un ısrarlı söylemi Ortadoğu’ya demokrasi getirdiğidir. Ortadoğu’da, ikinci dalga Irak’ta gerçekleştirilen “seçim komedisi”dir. İngiltere’nin geçen yüzyılın başında uyguladığı “mandater yapı”, ABD tarafından “demokratik yapıya” dönüştürülür. ABD 21.yüzyılın dominant gücü olduğunu bu ve benzer olaylarla dünyaya kabul ettirmek gayretindedir.
Irak’ta Saddam’ın düşürülmesinden sonra ABD için en önemli hamle Irak seçimleridir. Bush, gerek ikinci döneminin başlangıcındaki yemin töreninde gerekse Kongrede yaptığı konuşmalarında Irak’a getirilen demokrasiden bahseder. Irak’taki seçim nasıl bir demokratik harekettir? Irak’ta seçim, işgalin meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir. Irak, İngiltere tarafından I.Dünya savaşı sonrası oluşturulan suni bir yapıdır. Musul (Kürt, Arap, Türkmen, Sünni), Bağdat (Arap, Sünni, Şii), Basra (Arap, Şii) eyaletlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan suni bir devlettir. Bu yapı son Irak seçiminde kendisinden beklenen refleksi gösterir.
Irak seçimleri ABD’nin Ortadoğu’ya getirmek istediği söylemi şekilsel olarak kuvvetlendirir. Başka bir bakış açısıyla seçimler aslında İran’la ABD arasındaki güç mücadelesidir. ABD, İngiltere’nin 1920’lerde yaptığı “Sünni ve dışarıdan getirilen Faysal” yöntemini tercih etmez. Onun yerine riskli olan ülkedeki çoğunluğu kontrollü olarak kullanmayı tercih eder. Irak’ın etnik yapısı içerisinde Şii Arap unsur üzerinde stratejiyi yeniden oluşturmaya çalışmaktadır. Bu noktanın kendine göre handikapları vardır. Şii inanç örgüsünde Mollalar ve Kum kentinin tartışılmaz etkileri vardır. Rolün açılımı İran’ın perde arkasında gücünü Irak’ta hissettirmesidir. Nitekim Sadr grubunun çıkışlarının bu manada düşünülmesi gerekir. İran’ın ülkenin Kerbela’ya kadar olan yerindeki hakimiyeti, ülke içerisindeki bir başka Molla tarafından saf dışı edilerek engellenir. O da Ayetullah Sistani’dir. Dini açıdan İran’daki Mollalardan üstün olan Sistani’nin Arap olmaması, ABD’nin onun gücüyle Sadr’ı frenlemesi güç göstergeleri açısından önemlidir. Seçim sürecinde Sistani, İran ve ABD’ye karşı kendi lehine ülke içindeki hamlelerini gerçekleştirir. Sistani’nin, kurulacak olan Irak hükümetinde etkin rol alması (perde arkasında), anayasa oluşturulduğunda ABD’nin, kendi desteğinde de olsa Şii İslami yapıyı Irak’ta iktidar yapması ileriye yönelik yerinde taktiklerdir. Yerel konjonktürde Talabani ve Barzani faktörlerini frenlemek için ABD’nin kullanmak istediği bir yapı olarak da düşünmek gerekir. Seçimlere Sünnilerin katılmaması ise meşruluğun tartıştırılması açısından yerinde bir çıkıştır. Bunun yanında Şiilerin yeni kurulacak hükümette önemli bazı bakanlıkları ABD ile Sünnilere açmaya çalıştığı görülür. Seçimlerde Kürtler Talabani ve Barzani’nin çıkışları sayesinde önemli açılımlar elde ederler. Aslında Irak seçimlerinde iç kuvvetlerin dengesini tartışırken, ABD işgalinin meşrulaştırıldığını kimse görmez. Gerek dünya gerekse yerel medya ve bilim adamları işgali ve seçimlerin meşruluğunu değil, alt grupların kuracakları hükümet yapılarını tartışırlar. Sonuçta, ABD Irak’taki ikinci hamlesini gerçekleştirir. Seçimlerle işgal meşrulaştırılır.
İkinci dalgayı tamamlayacak hamleler ise bölgesel eksikliklerin giderilmesidir. O da 11 Eylül sonrası Bush tarafından açıklanan “Şer ekseninin” diğer aktörleri Ortadoğu bağlamında düşünüldüğünde Suriye ve İran’dır. ABD’nin seçim sonrası tüm yoğunluğunun Irak’ın yan eklem alanındaki “çatlak seslere” yöneldiği görülür. İran’a karşı kontrollü, dozu giderek artırılan nükleer tehdit algılaması, uluslararası denklem doğrultusunda askeri seçenek sık sık hatırlatılıp, uluslararası gündemde tutulmaya çalışılır. Bu arada Lübnan’da denenen “sedir devrimi”, ABD’nin doğru hamleleri kendince yaptığının delilidir. Eski Lübnan Başkanı Hariri’nin öldürülmesiyle tetiklenen organizasyon bize yine Gürcistan ve Ukrayna seçimlerini hatırlatır. Suikast sonrası gerek Lübnan da gerekse dünya kamuoyunda boy hedefi haline getirilen Suriye ilk şoku atlattıktan sonra karşı hamlelere girişir.

Suriye’deki Baas partisi ABD tarafından, Soğuk Savaş döneminin Ortadoğu’daki son kırıntısı olarak değerlendirilir. Lübnan iç savaşı sonrası Hafız Esad tarafından, Suriye’nin güvenliği ekseninde Lübnan ile Golan Tepelerini kontrol etme hareketleri, İsrail’in yukarıya doğru çıkışlarıyla engellenir. Lübnan, 1970’li yıllarda yaşadığı iç savaş sonrası kendine gelirken aslında İran, Suriye ve İsrail’in güç çatışmalarını üzerinde hisseden bir ülke portresini çizer.
Arafat’ın ölümüyle durumu tartışılır Abbas’ın, Filistin’de iktidara taşınması akabinde Mısır’da İsrail-Filistin barış görüşmeleri ve bunu tamamlayan İngiltere’nin girişimleriyle Filistin meselesi İsrail’in kısmi kontrolüne geçer. Bu da Büyük Ortadoğu projesi planında işlerin devam ettiğini gösterir. Lübnan’da eski başbakanın öldürülmesiyle aslında İran ve Suriye’nin daraltıldığı, İsrail ve ABD’nin ise rahatlatıldığı görülür. Lübnan’da halkın sokaklara döktürülmesinde Dürzi lider Canbolat’tan yararlanılması da ilginçtir. Kaşkolların sahneye tekrar çıkarıldığı organize eylemlere karşılık Suriye’nin ilk şoktan sonraki hareketi “şark kurnazlığı” ekseninde gelişir. Suriye’nin Beşar Esad’ın ağzından geri çekileceğini söylemesine rağmen takvimden bahsetmemesi uluslararası kamuoyuna verilen bir cevaptır. Meydanlarda ise Suriye’nin “Muhaberat”ı boş durmayarak halkı sokaklara döker. Fakat en vurucu hamle Lübnan’da Hizbullah’ın 1 milyon insanla yürüyüşünden gelir. Bunun üzerinde durmak gerekir. Zira Fadallahın Lübnan içindeki gücünü gösteren bu hareket, aynı zamanda İran, Suriye ve Irak düzleminde kurulmak istenen Şii ekseninin ilk testidir. ABD’nin Lübnan’daki “sedir devrimi”nde hız azaltıp demokratik hareketlerine yeni açılımlar aradığı görülür.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:26 pm

Orta Asya’da “Demokratik” Çabalar ve Radikal İslam’ın Yükselişi

Sovyet döneminde gerek düşünsel açıdan İslam'ı hedefleyen ateizm ve diyalektik materyalizm propagandası, gerekse pratik açısından İslami yaşam tarzına yönelik baskı politikaları önemli ölçüde başarıya ulaşmıştır. Din hakkındaki bilgi kaynaklarına ulaşımın on yıllar boyunca engellenmiş olması dinin temel öğretileri ve ritüelleri konusunda yaygın bir cehalet ortaya çıkardı.
Bununla birlikte, hayatını Sovyet dönemi boyunca devam ettirebilen ve sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde önemli bir işleve sahip olan geleneksel kültürel değerler, Sovyet sonrası ortam içinde ortaya çıkan milli ve İslami diriliş de son derece önemli bir kurucu rol oynadı. Dinle iç içe geçmiş bu tür değerler, Sovyetlerin çözülüş sürecinde uzun süredir ‘hakim ulus' olan Ruslar karşısında kendilerini ikinci sınıf vatandaş hisseden/hissettirilen Orta Asya'nın Müslüman halkları açısından ulusal özgüveni besleyen ana kaynak olarak hizmet etti. Bu süreçte ulusal kimliğin kültürel ve moral düzeyde bir parçası olarak İslam yeniden keşfedildi.
Sosyalizmin geniş kitleler gözünde geçerliliğini yitirmesi karşısında oluşan ideolojik boşluk hızla İslami vurgunun yüksek olduğu bir milliyetçilik ile doldu. Türkistan'ın İslam tarihi içinde kültür ve uygarlık bağlamındaki güçlü yeri ve Orta Asya halkları için büyük bir uygarlığın kurucu isimlerine sahip olma algısı bölgede İslam'a olan ilgiyi daha da perçinledi. İslami diriliş, bu dönemde daha ziyade politik karakter içermeyen, bir sosyal hareketlilik karakteri gösteriyordu. Bu da temelde kültürel düzeyde popüler İslami bilinci yükseltmeyi, dini inançlara ve ibadetlere ilişkin bilgi birikimini artırmayı amaçlamaktaydı.
Dini eğitim ve faaliyetleri tek elde toplamaya yönelik resmi girişimlere rağmen, yeni cumhuriyetlerin ilk yıllarında görece özgür ortam içinde resmi olmayan bağımsız faaliyetler bölge genelinde hızla yayıldı. 1993'e gelinceye kadar yalnızca Özbekistan'da 5000'e yakın resmi olmayan dini okul açıldı. Dini eğitimin yaygınlaşmasına paralel olarak, sosyal hayat içinde dinin görünürlüğü de artmaya başladı. Özellikle, Sovyet döneminde bile dini ve kültürel kimliğini korumayı başaran Fergana Vadisi'nde toplumsal bazda bir ‘dinselleşme' eğilimi olanca çarpıcılığı ile açığa çıktı. Orta Asya nüfusunun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında son derece jeo-stratejik bir konuma sahip olan bu vadi, ilerleyen yıllarda sosyal, politik ve radikal her türden İslami hareketin beşiği konumuna geldi.
İslam'a olan ilginin toplumsal düzeyde artışı, beraberinde bölgedeki politik yapılanmaların ideolojik duruşu ve söylemi üzerinde de önemli bir etki doğurdu. Laik ve milliyetçi-demokrat çizgide ortaya çıkan Erk ve Birlik hareketlerinin söylemlerinde din, ulusal kültürün önemli bir unsuru olması noktasında güçlü bir vurguya sahipti. Dahası, eski Sovyet topraklarındaki Müslüman halk arasında ulus üstü İslamcı bir politik hareket olarak doğan ve Orta Asya'da da, özellikle Özbekistan ve Tacikistan'da hızla örgütlenen İslami Rönesans Partisi bölgedeki mevcut yönetimleri siyasal anlamda tedirgin eden bir güce kavuştu.
İktidarda bulunan Komünist yönetimler laik yada İslamcı karaktere sahip birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmış muhalefet hareketlerinin giderek toplumsal taban bulduğunu görerek önleyici tedbirlere başvurdu. Tacikistan'da patlak veren iç savaş Mayıs 1992'de Komünist yönetimin yıkılması ve yerine içinde demokrat ve İslamcı güçlerin de yer aldığı yeni bir koalisyonun geçişi ile sonuçlandı. Bu gelişmelerden son derece tedirgin olan Özbekistan yönetimi ülkede tüm muhalif bağımsız partilerle birlikte İslami Rönesans Partisi'ni de Aralık 1993'de kapattı ve - yaygın inanışa göre - parti lideri kaçırılarak öldürüldü. Ayrıca, özellikle Fergana Vadisinde etkin olan ve popüler desteğe sahip Adolat, Tavba ve İslam Leşkerleri gibi yerel bağımsız sosyal gruplar da dağıtıldı ve liderleri tutuklanarak ağır cezalara çarptırıldı.
Bu operasyonlar sonunda laik ya da İslamcı karakterdeki muhalefet hareketlerinin önder kadrosunun önemli bir bölümü yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Laik-milliyetçi hareketlerin liderleri Türkiye ve Batı ülkelerinde sürgünde politik yaşamlarına devam ederken, İslamcı hareketlerin lider kadrosu yeniden bir direniş hareketi oluşturabilmek amacıyla Tacikistan, Afganistan ve Pakistan'ı tercih etti. Bu olgu, bütünüyle Orta Asya'daki İslamcı hareketlerin ideolojik ve yöntemsel bazda değişime uğradığı tarihsel kesite işaret etmektedir. Bölgedeki silahlı İslamcı hareketlerle yakın temas, hem bu grupların radikalize olarak militarizmi bir yöntem olarak seçmesine, hem de ideolojik olarak Vahhabiliğin etkisi altına girmelerine yol açmıştır. Kuşkusuz, Sovyetlerin çözülüşü sonrası görece demokratik ortam içinde Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye eksenli İslami grupların farklı İslam yorumlarına açık bir ortam mevcuttur, ancak 1994'ün ilk ayları itibariyle ortaya çıkan durum, yerel İslamcı grupları o ana kadar oldukça sınırlı kalan dış etkilere çok açık hale getirmiş ve uzun süredir militarizmi beslemekte olan Vahhabilik’in ideolojik nüfuzu altına sokmuştur. Uluslar arasılaşma olgusu bir yönüyle bu hareketleri dış destek açısından güçlendirirken, öte yandan gelişimlerinin sınırlarını da belirleyen bir rol oynamıştır. Orta Doğu ve Güney Asya'da hakim olan bu iki eğilimin Orta Asya'daki İslamcı hareketler üzerindeki etkisi, onları bölgedeki yaygın yerel Sufi İslam anlayışından uzaklaştırmış ve "sokaktaki insan" ile aralarına mesafe koymuştur.
1994 sonrası süreci İslami aktivizme yönelik uygulanan resmi politikalar bağlamında, temelde orta şiddette baskı politikalarının yürürlüğe sokulduğu "1994–1997 arası dönem" ve topyekûn mücadelenin uygulandığı "1997'den günümüze kadar olan dönem" olarak ikiye ayırabiliriz. İslamcı hareketler bağlamında ise bu dönemler 1997'ye kadar ideolojik gelişim ve kısmi örgütlenme, 1997 sonrası ise sıklıkla eylemlere başvurulan militer bir karakter göstermektedir.
1997'de Kabil'in Taliban yönetimine geçmesi bölgedeki İslamcı hareketlere yönelik potansiyel tehdit algısını daha da güçlendirdi. Bu noktada Özbekistan'daki İslam Kerimov iktidarını giderek çok daha fazla endişeye sevk eden gelişme, ülke ekonomisinin Sovyet dönemine oranla çok daha kötü olması ve yolsuzlukların sistemin olağan bir parçası haline dönüşmesinin toplumun değişik kesimlerinde doğurduğu rahatsızlık oldu. Laik-milliyetçi muhalefeti gelişmeye fırsat vermeden "boğan" otoriter Kerimov yönetimine karşı muhalefetin tek kaynağı, dağınık ve tutarlı bir siyasi programdan yoksun olmasına rağmen, hızla gelişen İslamcı hareket oldu. Bu süreçte, Özbekistan yönetimi tam bir panik psikolojisi ile mücadele stratejisini yaşamın tüm alanlarını kapsayacak tarzda genişleterek, İslami aktivizmin her türden görünürlüğünü yok etmeyi hedefleyen bir çerçeveye oturttu.
Aralık 1997'de İslamcı hareketlerin beşiği olarak bilinen Namangan'da dört polisin öldürülmesi ile sonuçlanan arbede bu yeni radikal politikayı tetikleyen ana unsur oldu. Olay sonrası ülke genelinde yürütülen bir kampanya ile binlerce kişi tutuklanarak sorgudan geçirildi. Bu çerçevede 900'ün üzerinde cami Vahhabizm'in odak noktası olduğu gerekçesiyle kapatıldı. Bazı İslamcı unsurların Afganistan ve Pakistan'daki kamplarda eğitim gördüğü belirtilerek, özellikle Pakistan hükümetinden ülkesindeki bu kampları kapatması sert bir dille istendi.
Mayıs 1998'de Din Özgürlüğü Yasası, Parlamento tarafından yenilenerek hükümet kontrolü altında olmayan tüm dini faaliyetler yasaklandı. Yasa, resmi dini kuruluşlar dışında yapılan din öğretimini ve dini yayıncılığı suç kapsamına aldı. Ayrıca, hükümet camilerde ezan okunmasını yasaklayan ve eğitimin her düzeyinde dini konuları ders müfredatından çıkaran bir kararname yayınladı. Resmi olmayan camileri kapatma süreci hızla devam ederek 1997'de 10.000 civarındaki cami sayısı günümüzde 2.500 düzeyine indi. Bu süreç içinde, resmi yetkililer, Human Rights Watch'ın yerinde ifadesiyle "suç niyeti taşıyan ile yalnızca camiye devam etmekte olan ortalama Müslümanları aynı kefeye koyan" bir yaklaşımla kitlesel düzeyde bir ‘cadı avı' başlattı ve binlerce kişi sorgu ve işkenceden geçirilerek, üniversiteden ya da işten atılmadan uzun hapishane cezalarına kadar değişik cezalarla karşılaştı.
Bu durum, 11 Eylül 2001'e kadar devam ederek, bölgedeki yönetimleri sarsan örgütlü militer yapılanmaların başlangıç zeminini oluşturdu. Kitlesel düzeydeki yargısız infaz kampanyası yaklaşık 1500 kişinin aileleriyle birlikte Güney Kırgızistan üzerinden Doğu Tacikistan'a kaçışı ve böylece sorunu bölgeselleştirerek İslamcı grupların radikalleşmesi ile sonuçlandı.
İslamcı hareketlere yönelik ‘savaş', Özbekistan'dan Kırgızistan ve Kazakistan'a da yayıldı ve Mayıs 1998'de bölge liderleri İslamcı grupların faaliyetlerini önlemeye yönelik bir anlaşma imzaladı. Ancak, bu bölgesel ittifak yalnızca, İslamcı muhalefetin önemli bir kesiminin ulus aşırı kompozisyonlu ciddi bir harekete evrilmesini sağladı.
Bu süreçte, o ana kadar dağınık halde faal olan küçük İslami grupların bir şemsiye altında birleşmesi ile Özbekistan'ın yanı sıra, komşu ülkelerin de güvenliğini ciddi olarak tehdit edecek olan örgütlerden “Özbekistan İslami Hareketi ve Hizb-ut Tahrir örgütleri sonraki gelişmelere damgalarını vurdular.
11 Eylül saldırılarının yol açtığı tahribi ve uluslararası camianın yönelimini hisseden Pakistan hükümeti ise, Taliban rejimine arkasını döndü ve “teröre karşı” eylemde uluslararası camiaya katıldı. Bu Pakistan’ın dış politikasında muazzam bir değişimdi. Pakistan, Amerikan uçaklarına hava sahasını kullanma izni vermekle kalmadı, aynı zamanda üç havaalanının Afganistan’daki ABD askeri operasyonları için lojistik, muhabere ve acil durum desteği açısından kullanılmasına izin verdi. Pakistan Ordusu ve ISI, ABD’nin Afganistan’daki askeri operasyonları sırasında ve daha sonrasında ABD ordusu ve CIA ile işbirliği içinde çalıştı. Amerikan FBI örgütüne, Kabil’in düşmesinden sonra gizlice Pakistan’a giren Taliban ve el–Kaide elemanlarından geri kalanların yakalanması için Pakistan güvenlik örgütleriyle birlikte çalışmak üzere bu ülkede faaliyet gösterme izni verildi.
Pakistan’ın, ABD’nin “anti–terörizm” çabalarına verdiği destek ekonomik geri dönümler sağladı. ABD 1990, 1998 ve 1999 yıllarında yürürlüğe girmiş olan Pakistan’a yönelik ekonomik tedbirlerin tamamını kaldırdı ve Pakistan’a yönelik çift–yönlü ekonomik yardımın kapsamını genişletti. IMF ve Dünya Bankası çok yıllı ekonomik yardım paketleri sağladı. Paris, Pakistan’a Yardım Kulübü alacaklarını cazip şartlarla yeniden takvime bağladı ve AB, Pakistan kaynaklı malların ticaret imkanlarını artırdı. Bunlar Pakistan’ın batmakta olan ekonomisine yardımcı oldu.
Ancak Pakistan ABD’nin “anti–terörizm” kampanyasına katılmakla ağır bir bedel de ödedi ve halen de ödemeye devam ediyor. Pakistan ve Afganistan’da üstlenmiş olan aşırı İslamcı gruplar Pakistan aleyhine döndüler ve Pakistan’ı benimsemiş olduğu, kendi ifadeleriyle, anti–İslami politikalardan dolayı cezalandırma antları içtiler. Bu gruplar şu anda zaman zaman ortaya çıkan bombalama ve öldürme eylemlerine girişmişlerdir ve bu yolla mevcut hükümetin zeminini kaydırmaya ve ülkenin ekonomisini baltalamaya çalışmaktadırlar. Aşırı İslamcı grupların girişmiş olduğu eylemler bugünün Pakistan’ını felce uğratmaktadır.
Hindistan da ABD’de gerçekleşen saldırıyı şiddetle kınamış ve ABD’nin Afganistan operasyonu için havaalanı ve diğer tesislerini teklif etmişti. Ancak ABD anlaşılabilir sebeplerle Pakistan’ın teklifini değerlendirmeye karar verdi. Pakistan Afganistan’ın hemen komşusuydu ve güvenlik güçleri, Afganistan’ı daha iyi tanıyorlardı. Hindistan kendini ihmal edilmiş hissetti ve bölgedeki rakibi Pakistan’ın bir kez daha ABD’nin bölge için geliştirdiği stratejide önem kazanmasından dolayı rahatsız oldu.
Hindistan, ABD’nin Afganistan’daki eylemlerini destekledi ve uluslararası camiayı “terörizme karşı” etkin eylemlere girişmeye çağırdı. Ancak ABD’nin “anti–terör” politikalarının kendisinin Pakistan’la olan problemleri ile ilişkili iki yönüne çekincesini koydu.
Hindistan aşırı İslamcı grupların 13 Aralık 2001’de Hindistan Parlamentosu’nda gerçekleştirdikleri saldırılar için Pakistan’ı suçladı. Pakistan–Hindistan sınırına askeri birliklerini yığdı ve iki ülke arasındaki bütün normal diplomatik iletişim, hava ve demiryolu trafiğini askıya aldı. Pakistan buna birliklerini seferber ederek karşılık verdi ve iki ülkenin orduları karşı karşıya geldiler. Gerilim Mayıs 2002’nin sonunda kırılma noktasına ulaştı; ancak ABD, İngiltere ve AB’nin diplomatik müdahaleleriyle savaş durduruldu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 26
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: Siyasi islamın arka planı   Salı Ara. 09, 2008 12:27 pm

Çeçenistan’a gelince başlıca isyancı liderler Şamil Basayev ve El Hattab'ın Afganistan ve Pakistan'daki CIA destekli kamplarda eğitilip endoktrine edildikleri biliniyordu. ABD Kongresi Terörizm ve Gayrinizami Savaş Bölümü yöneticisi Yossef Bodanskiy'e göre Çeçenistan’daki savaş, 1996'da Somali'nin başkenti Mogadişu'da bir araya gelen uluslararası Hizbullah toplantısında kararlaştırılmıştı. Zirveye Usame bin Laden ile yüksek düzeyli İran ve Pakistan istihbarat görevlileri de katılmıştı. Bu bakımdan Pakistan ISI'sının Çeçen savaşına katılışı "Çeçenlere silah ve deneyim aktarımından çok daha ötededir. ISI ve radikal İslamcı ajanları bu savaşta ateş emri verenler arasındadırlar."
Rusya'nın ana petrol boru hattı güzergahı Çeçenistan ve Dağıstan'dan geçiyor. Washington'un “İslami terörü” resmen kınamasına karşın, Çeçen savaşından dolaysız kazanç sağlayanlar arasında Hazar Denizi Havzasındaki petrol yatakları ve boru hattı koridorları üzerinde denetim kurma peşinde olan Anglo-Amerikan petrol şirketleri de yer alıyor.
Şamil Basayev ve Hattab komutasındaki 35 bin kişilik başlıca iki isyancı Çeçen ordusu, örgütlenme ve eğitimlerinde başlıca rolü oynayan Pakistan istihbarat örgütünden destek alıyordu. ISI 1994'te Baseyev ve güvendiği yardımcılarının Afganistan'ın Host eyaletindeki Emir Muaviye kampında yoğun İslami öğrenim ve gerilla eğitimi görmelerini sağladı. Bu kamp, 1980'lerde CIA ve ISI işbirliğiyle kurulmuş ve ünlü Afgan savaş ağası Gülbeddin Hikmetyar tarafından yürütülmüştü. Temmuz 1994'te Emir Muaviye'deki eğitimini tamamlayan Basayev, Pakistan'daki Mekez-i Davar kampına katılarak burada ileri gerilla taktikleri konusunda eğitim aldı. Basayev Pakistan'da en yüksek askeri ve istihbarat görevlileriyle tanıştı. Bunlar arasında şimdi hepsi emekliye ayrılmış olan Savunma Bakanı General Aftab Şahban Mirani, İçişleri Bakanı General Nasırullah Babar ve ISI'nın İslami Davalardan sorumlu bölümünün başkanı General Cavid Eşref de vardı. Bu yüksek düzeydeki bağlantıların Basayev'e ne kadar yararlı olduğu kısa sürede görülecekti. Basayev eğitim ve öğrenimini böylece tamamladıktan sonra 1995'teki ilk Çeçen savaşında Rus birliklerine saldırıyı yönetmekle görevlendirildi. Basayev'in örgütü Moskova'daki suç örgütleri, Arnavut mafyası ve Kosova Kurtuluş Ordusu (KLA) ile de bağlarını geliştirmişti. Basayev'in örgütü narkotik, Rus petrol boru hatlarının delinerek petrol kaçırılması ve sabote edilmesi, insan kaçırma, fuhuş, kalpazanlık, nükleer madde kaçakçılığının yanı sıra, büyük çaplı kara para aklayıcılığı da dahil pek çok kirli işe karıştı. Bu yasa dışı işlerden elde edilen gelirle paralı askerlerin masrafları ve silah satın almak için gereken kaynaklar sağlandı. Şamil Basayev Afganistan'da eğitim gördüğü sırada, bu ülkede gönüllü olarak savaşa katılmış Suudi doğumlu kıdemli mücahit "El Hattab" ile de tanıştı. Basayev'in Grozni'ye dönmesinden sadece bir kaç ay sonra Hattab 1995 başlarında Çeçenistan’da bir askeri eğitim kampı kurmak üzere buraya çağrıldı. BBC'ye göre Hattab'ın Çeçenya'da görevlendirilmesi "merkezi Suudi Arabistan'da bulunan uluslararası İslami Yardım Örgütü aracılığıyla olmuştu. Militan bir dini örgüt olan bu kuruluş camilerden ve zenginlerden gelen yardımla besleniyor ve fonlarını Çeçenistan’a akıtıyordu"
Çin ise, “teröre karşı” çok net bir dil kullandı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 11 Eylül’den sonra benimsediği terörizmle alakalı kararların da tarafı oldu. ABD’nin Taliban ve El–Kaide’ye karşı eylemine de herhangi bir itirazda bulunmadı. İşin doğrusu ABD’nin Afganistan’daki eylemleri Çin’in hedeflerine hizmet etti. Çin bazı Pakistan ve Afganistan merkezli aşırı İslamcı grupların Çin’in Müslümanların çoğunlukta olduğu problemli Sincan (Sinkiang) eyaletine sızma çabalarından rahatsız oluyordu. Sincan bölgesine girmiş olan bazı İslamcı eylemcileri tutuklamış ve Pakistan–Çin sınırındaki güvenlik tedbirlerini güçlendirmişti. Aynı zamanda Pakistan–Afganistan merkezli militan İslamcı ekiplerin Sincan eyaletindeki ayaklanmacılarla kurabilecekleri bir birlik konusunu Pakistan ile görüşmüştü. Çin’in korkusu Pakistan’ı Kuncrab geçidi üzerinden Çin’e bağlayan Karakurum Yolu’nun bu amaçla kullanılabileceği idi.
Bu sebeple Taliban ve El–Kaide’ye yönelik eylem Çin’in işine gelen bir gelişmeydi. Ancak Çin, ABD’nin Afganistan’da başlattığı harekâta karşı savaşın kapsamını kendi partizan politik gündemini başka yerlerde de geliştirebilmek için genişletme çabasından rahatsız olmuştur. ABD’nin “şer ekseni”nden bahsetmesi ve Irak’ı işgal etme tehditlerinde bulunması Çin’in, ABD’nin hegemonluk emelleri hakkındaki çekincelerini yenilemesine yol açmıştır. Geçmişte Çin ABD’nin uluslararası sistemi yönetme çabalarına karşı çıktığını ifade etmiştir. ABD’nin “terörizm karşıtlığını” dünyanın geri kalan kısmına kendi üstünlüğünü kabul ettirmek için kullanacağı mesajlarını vermesi Çin’in bu eski yaklaşımına geri dönmesini gündeme getirecektir. Hindistan–Pakistan kızışması konusunda ise Çin, her iki ülkeye de akl–ı selim telkin etmekle yetinmiştir. ABD’nin, Pakistan’ın Hint yönetimindeki Keşmir bölgesine militan İslamcı grupların sızmalarını önlemek için daha fazla gayret göstermesi gerektiği yönündeki görüşlerini de paylaşmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
 
Siyasi islamın arka planı
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Kısa Anlamlı Sözler

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Yolumuz Devrim Yolu :: Siyaset :: Siyasi Makaleler-
Buraya geçin: