Yolumuz Devrim Yolu
Forumumuzdan daha iyi faydalanmak için ve bizlere destek olmak için lütfen üye olunuz..



 
AnasayfaPortalSSSKayıt OlGiriş yapZiyaretçi Defteri

Paylaş | 
 

 19 Aralık Katliamı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 25
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: 19 Aralık Katliamı   Paz Mart 01, 2009 10:44 am

HİÇBİR ZAMAN OTURMAYACAĞIM PAZARLIĞA SENİNLE
EY GÜNEŞİN DÜŞMANI
SIKACAĞIM DİŞİMİ DAYANACAĞIM
SON DAMLASINA DEK KANIMIN

Faşist devlet 19 Aralık 2000 sabahı tarihinin en vahşi katliamlarından birini gerçekleştirdi. Bayrampaşa, Ümraniye, Çanakkale, Çankırı, Bartın, Ulucanlar, Uşak, Malatya, Afyon, Bursa, Karaman-Ermenek, İzmir-Buca, Nevşehir, Adana-Kürkçüler, Adana-Ceyhan, Aydın, Kırşehir, Diyarbakır-Elbistan, Aydın-Nazilli zindanlarında eş zamanlı olarak başlatılan katliam operasyonlarda otuzun üzerinde devrimci tutsak ölümsüzleşirken, yüzlercesi yaralandı. Operasyonlardan sonra teslim olmayan devrimci tutsaklar F tipi hücrelere nakledildi.

YAŞANANLAR HİTLER DÖNEMİNİ ARATMAYAN BİR KATLİAMDIR!

Faşist devletin sözcüleri zindanlardaki operasyonlara bir yıldan beri hazırlandıklarını, maketler üzerinde özel eğitimli komandolarla çalıştıklarını, hatta hangi F Tipine kimlerin yerleştirileceğinin bile önceden hesaplandığını söylemekten çekinmiyorlar. Operasyonlar esnasında komandoların bazı tutsaklara isimleriyle hitap etmeleri de devletin ne kadar hazırlıklı olduğunu gösteriyor.

20 zindanda aynı anda başlayan katliam operasyonlarında en zor girilenler Ümraniye, Çanakkale ve Bayrampaşa zindanları oldu. Ümraniye’de operasyon 4 gün sürdü. Operasyondan sonra Kandıra F Tipi hücrelere görüşe giden avukatların açıklamaları İHD tarafından basına duyuruldu. Açıklamada şöyle deniliyor: “25 Aralık 2000 günü Kandıra F Tipine giden bir grup avukatın her birinin sadece 2 müvekkiliyle görüşmelerine izin verilmiştir. Avukatların 14 müvekkilleriyle yaptıkları görüşmeler sonucunda, uygulamaların 12 Eylül vahşetini aratmadığı görülmektedir.

“Ümraniye cezaevinde yapılan müdahale ve müdahale süresince biber gazı, göz yaşartıcı bomba, gerçek mermiler kullanıldığı, kullanılan gazların vantilatörlerle koğuşlara verildiği, saat 15.00’da operasyonun sana erdiği, bütün tutuklu ve hükümlülerin önce bir araya toplatıldığı, tüm tutuklu ve hükümlülere kalas, jop, sopa, tekme ve tokatlarla şiddetli bir saldırıda bulunulduğu belirtilmiştir.”

Yine avukat Ercan Kanar’ın görüştüğü ve Ümraniye zindanından Kandıra F Tipi hücrelere sevk edilen Sadık Akyüz’ün anlatımına göre: “Ümraniye E Tipi cezaevinde operasyonlar Jandarma Özel Timlerince 19.12.2000’de saat 05.00 sularında başlamış. Saat 06.00’da yavaşlayan operasyon genelde akşamları çatışmaya dönüşmüş. Saldırının son iki gününde gaz bombasına ek olarak biber bombası da kullanılmış, jandarma özel timleri gerçek mermi kulanmışlar. Ayrıca saçma atışı ile sürekli vücutları hedef alacak tarzda taramışlar.

“Vahşet operasyonu 22.12.000 tarihinde bitmiş. Ancak insanlık dışı uygulamalar devam etmiş. Üst aramasından sonra herkes şiddetli kaba dayakta geçirilmiş, cinsel organlar sıkılmış, her türlü tehditler yapılmış.”

Ümraniye zindanından Kandıra F Tipi hücrelere götürülen Ahmet Kösememetoğlu ile görüşen avukatı Ercan Kanar onun anlatımlarını da şöyle aktarıyor: “Bu müvekkilde perşembeden itibaren hakiki mermilerle ateş edildiğini, Ahmet İbili’nin esas olarak kurşunlanarak öldürüldüğünü, Ercan Polat’ın öldürüldüğünü, Rıza Güneşer’in ağır yaralı olduğunu belirtti. Askerce zehirli duman verildiğini, tavandan delikler açarak ateş edildiğini belirtti. C-4 koğuşuna vantilatörlerle zehirli duman verildiğini, Ahmet İbili’nin öldükten sonra da cesedinin kurşunlandığını, bilinçli olarak 1 gün cesedin meydanda bırakıldığını söyledi.”

Kandıra’ya görüşe giden Resmiye adlı tutsak yakını TKEP/L davasından yargılanan ağabeyi Musa Karataş’ın durumunu şöyle anlatıyor: “Musa Karataş’ın kafasında büyük bir yara var. Oldukça zayıflamış. Kelepçenin sıkılmasından dolayı kollarında derin yaralar var. 3 kişilik hücrede kalıyor. Gardiyanlar günde 3 kez sayıma geliyorlarmış ve her seferinde ayağa kalkıp tekmil vermesini istiyorlarmış. Abim de ayağa kalkmadığı için ilk üç gün günde 3 sefer gardiyanların saldırısına uğramış. Ümraniye Zindanındaki direnişin 4. günü içeride son olarak 127 tutsak kalmış, bunlar da Jandarma Timleri tarafından zorla işkence edilerek çıkartılmış. Abim ve iki yoldaşı (Nuran ve Reşat Güvenilir) Ümraniye Cezaevinden en son çıkarılan kişilermiş. Abim Kandıraya götürüldüğü andan itibaren açlık grevine başlamış durumda.”

Ümraniye Zindanında kardeşi bulunan Fikriye Bağdaş da TKEP/L davasından yargılanan kardeşi Ergül Çiçekler ile Kandıra F Tipi hücrelerde görüştükten sonra şunları söylüyor: “Kandıra’ya görüşe giden her aile istisnasız görüşten ağlayarak çıktı. Ergül’ün fiziki durumu çok kötü. Ümraniye’deki 4 gün süren operasyonda koğuş kapılarını uçaksavar silahıyla deldiklerini tahmin ediyor, çünkü kapıya yönelik her atıştan sonra kapıda iki elin avucu kadar bir delik meydana gelmiş, bu delinme esnasında da etrafa çivi büyüklüğünde akkor halinde erimiş ****ller saçılmış ve bunlar üzerlerine düşmüş, ayrıca açılan bu deliklerden saçma atışa yapışlar, saçmalar da duvara çarparak üzerlerine gelmiş. Bundan dolayı Ergül’ün vucudunda 8-10 adet saçma yarası var. Ümraniye’den çıkarılırken işkence görüş kabinlerinde başlamış burada demir sopa, jop ve dipçikle saldırıya uğramışlar. Daha sonra nizamiyeye götürüldüklerinde ve ringe bindirilirken aynı şekilde saldırıya uğramışlar. Kandıra’ya götürüldüklerinde de çırılçıplak soyarak arama yapmışlar ve saldırı burada da devam etmiş. Ergül ilk önce 3 kişilik hücreye konulmuş, ancak sayımı ayakta ve esas duruşta vermedikleri için 3. gün başlarında Cezaevi müdürü olan 20 kişilik bir jandarma grubunun hücreye operasyon düzenlemesi sonucu bulunduğu hücreden alınarak ve ayaklarından merdivenlerden sürüklenerek kafasını basamaklara vura vura tek kişilik hücreye konmuş. Bacaklarında derin yarıklar var. Bu yarıklar çok büyük ve 5. günde ancak kabuk bağlamaya başlamış. Bu yarıklardan dolayı zorla yürüyebiliyor. Ergül Kandıra’ya götürüldükten sonra açlık grevine başlamış. Sevk sırasında şiddetli kaba dayağa maruz kalmış, hayaları sıkılmış. Kandıra’ya getirildiğinde üzerinde 100 dolar parası varmış, ancak bu para kendisine verilmediği gibi ihtiyaçları da karşılanmamış, yine sevk edildikleri ilk gün bıraktığımız eşyalar ve 15 milyon para da kendisine verilmemiş, jandarma tarafından el konulmuş. Ayrıca Ergül kalp hastası.”

Katliamın en şiddetli yaşandığı zindanlardan biri de Bayrampaşa oldu. Saat 05.00 civarında başlayan katliamda 14 tutsak ölümsüzleşirken yüzlercesi de yaralandı. Tutsaklardan 6’sı jandarma timleri tarafından yakılarak, bir tanesi gaz bombasından zehirlenerek, geri kalanı da kurşunlanarak katledildi. Bayrampaşa Zindanındaki katliamdan sonra Edirne F Tipi hücrelere götürülen TKEP/L davası tutsaklarından Şerif Kartoğlu’nun görüşüne giden yakınları, Şerif Kartoğlu ile görüşmelerini şöyle anlatıyor: “Operasyon başladığında DHKP-C’den Ölüm Orucundakiler bizim koğuşa geldi. Onların güvenliğini aldık ve biz tüm yoldaşlar 15. koğuşa gittik. (Normalde 12. koğuşta kalıyorlar) Bayrampaşa’daki saldırı en şiddetli bu koğuşta geçti. Çünkü düşman Ölüm Orucundakileri bu koğuşta biliyordu. Tüm yoldaşlar çatışmanın en önündeydi. Hepsi son derece yiğit ve kahramanca savaştılar. 15. koğuştayken Jandarma içeriye yüzlerce bomba yağdırıyor, içeriyi sürekli tarıyor ve bir yandan da “Teslim Olun” çağrısı yapıyordu. Biz her seferinde “Asıl siz bize teslim olun” diye bağırıyorduk. Daha sonra taramanın en şiddetli anında bizim bulunduğumuz koğuştan ben ve karşı koğuştan Şadi Özpolat dışarıya çıktık. Arkamızdan koğuşta bulunan herkes dışarıya çıktı, askerlere Teslim olmayacağımızı haykırdık ve halay çekmeye başladık. Askerler ilk önce ne yapacaklarını şaşırdı. Bir müddet sonrada da hepimizi taramaya başladılar. Biz koğuşa geri çekildik, o esnada vurulanlar oldu. Murat Ördekçi de orada vuruldu. Biz koğuşa çekildiğimizde askerler bizim dışarıya çıkıp yaralıları içeri taşımamızı engellemek için sürekli koğuşu ve kapının olduğu yeri tarıyorlardı ve teslim olmazsanız sizi de onların yanına göndereceğiz diyorlardı. Biz de her seferinde Teslim olmayacağımızı yeniliyorduk. Ve dışarıya çıktık. Dışarıya çıktığımda Murat’ın yanına gittim. Kasığından yara almıştı ve kurşun atardamarına geldiğinden çok kan kaybetmişti. Onu kucağıma aldım henüz ölmemişti ancak kendinden geçmişti. Murat çatışmanın en önündeydi. Jandarmanın teslim olun çağrılarına koğuş camına giderek “’Kahraman Türk Ordusu’ etrafınız çevrildi, teslim olun” diye cevap veriyordu.” Yakınları Şerif Kartoğlu’nun da kalçasında şarapnel parçası olduğunu, tedavi edilmeden apartopar F Tipi hücrelere sevkedildiğini, F Tipinde tedaviyi kabul etmediğini ve Edirne’ye götürüldükten sonra açlık grevine başladığını belirttiler.

Yine katliam esnasında Bayrampaşa C-2 koğuşunda kalan TKEP/L tutsaklarından Ayfer Ercan ise görüşüne giden ailesine şunları anlatıyor: “Saat 05.00 sularında hücremde (C-2 koğuşu hücrelerden oluşuyor ancak kapıları açık) ışık açık bir şekilde oturuyordum. Birden karşı koğuşun çatısından bizim koğuşun tarandığını gördüm. Yüzlerce kurşun etrafımdan vınlayarak geçiyordu. Nasıl isabet almadım hala hayret ediyorum. Hemen ışığı kapattım ve yere yatarak hücreden dışarıya çıktım. Diğer siyasetten arkadaşlarla barikatı kurmaya başladık. Bu esnada içeriye yüzlerce bomba atmaya başladılar. Böylece saatler geçti. Daha sonra havalandırmaya çıktık. Ve karşı koğuştaki arkadaşlarla birleştik. Burada 8 saat boyunca üzerimize tazyikli su sıkıldı, gaz bombaları atıldı. Sürekli “Teslim olun” çağrıları yapıyorlar, küfür ve tehdit ediyorlardı. Bizde bu çağrılara sürekli “Ölürüz ama asla teslim olmayız” cevabını verdik. Son olarak etrafımızı çeviren jandarma timleri tarafından zorla dışarıya çıkartıldık.” Ayfer Ercan’da Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevine götürüldüğü andan itibaren açlık grevine başlamış durumda.

Yine Bayrampaşa Cezaevinde kalan TKEP/L tutsaklarından İsmail Altun’un babası şunları anlatıyor: “Operasyonun olduğu ilk günden itibaren 1 hafta boyunca oğlumdan doğru dürüst haber alamadım. İsmi F Tipine sevk edilenlerin arasında yoktu. Hastane listesinde de yoktu. Morga gittim. Orada da yoktu. 1 hafta boyunca başvurmadığım yer, savcılık kalmadı. En son Bayrampaşa hastanesinden oğlumun orada olduğunu ve durumunun ağır olduğunu öğrendim, ancak görüş günü olmasına rağmen yürüyemeyecek kadar ağır olduğu için görüşemedim, yanına gitmeme de jandarma tarafından izin verilmedi. Ertesi gün tekrar cezaevine gittiğimde İsmail’in yarasının enfeksiyon kaptığı için Cerrahpaşa’ya sevk edildiğini öğrendim. Ancak İsmail durumu ağır olduğu halde Cerrahpaşa’da tedaviyi kabul etmiyor ve tekrar Bayrampaşa Hastanesine sevkediliyor. Şu an halen daha durumunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Sadece midesinde kurşun yarası olduğunu zar zor öğrenebildim. Kimse doğru düzgün bilgi vermiyor.”

TKEP/L tutsaklarından Cuma Şat’ın kardeşi ise abisinin 10 gündür Bayrampaşa Hastanesinde olduğunu ancak kendisiyle görüştürülmediğini, abisinin kolunun dirseğinden kurşunla parçalandığını ve 05.01.2001 tarihinde Edirne F Tipi Zindanına götürüldüğünü söyledi.

____________________________
Ya Onurlu Bir Barış Yada Görkemli Bir Direniş !
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 25
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: 19 Aralık Katliamı   Paz Mart 01, 2009 10:44 am

Katliam saldırısı sırasında Bayrampaşa zindanında bulunan DHKP-C tutsaklarından Filiz Gencer saldırıda yaşananları Avukatına şöyle aktarıyor:

“19 Aralık Salı günü, sabah saat 5.00’de üst koridordaki koşma sesleri ile operasyonun başladığını anladık. O sırada ben koğuşta nöbetçiydim. Koridorda en son Birol’la görüştüm. Bu operasyon haber verelim diyerek içeri girdim. Birol olmayabilir biraz bekleyelim derken ön kapıdan da sesler gelmeye başlamıştı. Sanıyorum o da koşarak koğuşa gitti. İlk uyarımızla birlikte bütün arkadaşlar ayağa kalktı, hazırlıklara başladı. Biz, alt barikat ekibini toparlayıp alt barikatı kurduk. Bu sırada karşı koğuştaki diğer siyasetlerde barikatlarını kurmaya başladı. PKK’lilerin koğuşundan duvara vurma sesleri uyduk. Kırıyorlar diye düşündük. Aynı şekilde üst koridor kapısına vurmaya başladılar. Üst koridor mazgallarını patlatıp her mazgala bir makinalı tüfek yerleştirildiğini gördük. Çatıdaki ekip tam karşımızda değil, yan tarafta konumlanmış ve bombaları daha çok onlar atıyordu. Makinali tüfeklerle de ateş edildi. Bunun üzerine pencerelerin altına yerleştik. Bizim erkek arkadaşlarla bağlantımızı sağlayan diafonu çalıştırdık. Ancak arkadaşlar herhalde açmamışlardı , bağlantı kurulamadı. Koğuşumuzdaki Ölüm Orucu savaşçılarını bir araya toplayarak onları güvenli bir yerde tutmaya çalıştık. Islak havlular vb. ile gaz bombalarının etkisinden korunmaya çalıştık. Fakat ilk bombalarla nefesimiz kesilecek gibi oldu, kusma vb. oldu. Hepimiz camların önüne geçip camları kırmaya başladık. Zamanla bu bombalara karşı bağışıklığımız arttı. Ya da bana öyle geldi. Sarı bir gaz yayıyordu bu bombalar. tuttuğumuzu dışarı attık. arada patlamamış bombalarda atılıyordu. Bir süre sonra tavanı delmeye başladılar. Deldikleri yerden üst üste bombalar atıldı. Delinen bölgeden uzaklaşarak korunmaya çalıştık. Yatak, yastık, vb. herşeyi ıslatıp kullanarak bombaları etkisizleştirmeye çalıştık. Deliklerden demir kafesler sarkıtıp bombayı bunun içinde yakmaya başladılar. Böylece bizim dışarı atmamızı engellemeyi planlamış olmalılar. Ama bir yandan da hem koğuş mazgallarını açtılar, hem de çatıdan ateş etmeye devam ettiler. Artık bombaların sayasını hatırlayamıyorum, ulaşabildiğimizi dışarı attık. Kendimizi ıslak havlularla korumaya çalıştık. Bir ara değişik bir bomba atıldı. Sanıyorum mavi renkliydi. Uzun bir bomba. Bunun etkisini engellemek mümkün değildi. Solunum duruyor, kasılıyorsun. Sonra bütün iç organların patlıyormuş gibi bir acı veriyor. bu bomba hepimizi bayılttı. Sonra tekrar kalktık. Cam kenarında olduğumuzu bildikleri için bu hatta yanlış hatırlamıyorsam 7-8 delik açıldı. Diğer yandan sürekli taciz edici konuşmalar, küfürler savuruyorlardı. Üç taraftan yani çatı, yanı çatı ve arkamızdaki mazgal deliklerinden bizi sardılar. “Teslim olun, istersek hepinizi vururuz” vb. dediler. Yine megafonlarla defalarca tekrar ettiler. Her “teslim olun” çağrısına sloganlarla karşılık verdik. Sloganları duyduklarında tekrar üç taraftan bomba yağdırıyorlardı. Saatlerce bu çatışma devam etti. biz açıklamamızı yaparak, içeri girdikleri taktirde kendimizi yakacağımızı söyledik. Bu açıklamayı, Suna yaptı. Cevapları laubali, dalga geçer tarzdaydı. “Hadi yakın görelim” vs. vs. slogan attık. Tekrar bomba sağanağı başladı. Yine şok eden gaz bombasından atıldı. Bu kez insan çıldırıyormuş gibi oluyor. Ben yere düştüm. Kafamı yana çevirdiğimde bir arkadaşın saçlarını yolarak bağırdığını gördüm. Yine koğuşun içinden ölüyoruz diye bağırmalar geliyordu. “Halkımız için ölüyoruz” diye haykırdık. Bombalar hala atılıyordu. Bu kez yoğun biçimde ses bombası atıldı. Yine sarı duman yayan gaz bombası ve yangın bombaları atılmaya başladı. Arka ranzalar yanıyordu. Mazgallardan da alev fışkırtıyorlardı. Ortalık duman kaplı ve birçoğumuz baygın durumdaydık. Birbirimizi kaldırmaya çalıştık. Arka tarafı boşaltmaya başladık. Nilüfer, Seyhan, Özlem de baygın olanlar içindeydi. Seyhan’ı kaldırdım. Kendine geldi. Öne doğru çıkıp kapıyı açmalarını, koğuşu boşaltacağımızı söyledik. Bir kaç arkadaş kapıya gitti. Kapıyı açamıyorlardı. Bende yanlarına gidip ittim. Çok az bir aralık açabildik. Her yer sıcaktı, dokunmak bile yakıyordu. Ön taraftakileri itip merdivenlere çıkarttım. O sırada her yer karanlık oldu. Herhalde bayılıyorum dedim. Olduğum yere çöktüm. Bir süre sonra temiz hava geldi. Kendime gelip ayağa kalktım. Etraf görülmüyordu. Yoğun bir duman kaplamıştı. Merdivenlere indim. Bir grup arkadaşımız aşağıdaydı. Sonra yukarıdan tekrar sesler gelmeye başladı. “Yanıyorlar, yanıyorlar” diye bağırıyorlardı. Birsen, Gülizar kafaları yanmış bir şekilde merdivenden indirdiler, onları çeşmeye götürüp suya soktuk. Bu sırada havalandırma kapısını açtık. Arkadaşları dışarı çıkardık. Dışarıda Hacer’i yere yatırmış üzerine su döküyordu arkadaşlar. Neredeyse beline kadar yanıktı. Üst kat tamamen yanıyor ve artık merdiven başına çıkmak bile mümkün olmuyordu. Birçok arkadaşımız çeşitli yerlerinden yandılar. Özellikle başları yanmıştı. Bunun bir nedeni mazgaldan, kapının önüne gelen yere alev püskürtülmesi. Birçok arkadaş burada kapıya yakın yerde yanıyor. Yine duman nedeniyle fenalaşıp düşenler kapıyı tıkıyor. Kapının önüne Gülser düşmüş onu dışarı çekmek mümkün olmadı. Sıkışmış ve baygındı. En uçta o vardı. diğerlerini yanan yoldaşlarımızı görmedim. Fakat karşı koğuştan izleyen diğer siyasetler, Şefinur’un zafer işareti yaptığını görmüşler. Yine Seyhan camdan el sallamış, Nilüfer ve Özlem bayılmış olmalı, Gülseren de. Havalandırmaya çıktığımızda düşman önce şaşırdı. Ne yapacağımıza baktılar herhalde. Ben gazın etkisiyle olsa gerek ayakta durmakta zorluk çekiyordum. Kollarım ve bacaklarım hissiz, gözlerimi ize zor açar durumdaydım. Arkadaşların yardımıyla havalandırma duvarına yaslandım. Yukarıdan hala bizi izliyorlar ve “teslim olun” diyorlardı. Bunun üzerine slogan attık “Devrim şehitleri ölümsüzdür” diye ve halay çektik. Tekrar bomba atmaya başladılar. Yaralı arkadaşlarımızı içeri, karşı koğuşa aldık. Kapıdan yine teslim olun diyorlardı. “Bakın erkek arkadaşlarınız teslim oldu isterseniz görüşün” dediler. MLKP’li Muharrem’di herhalde geldi. Koğuşlarının yandığını, bu nedenle koğuşu boşalttıklarını söyledi. Biz teslim olmadık vb. dedi. Bunun üzerine tekrar teslim olun, bir şey yapmayacağız vb. dediler. Kabul etmedik. Bir ara yaralıları verip vermeme üzerine konuştuk. Sonra vermeme kararı aldık. Kapıya kesmeye başladılar. Aynı zamanda da bomba atıyorlardı. Tekrar havalandırmaya çıktık. Bombalar devam etti. Sonra da su sıkılmaya başladı. Suyu bırakıp bomba attılar. Sonra tekrar su. En az 2 saatte böyle geçti. Düşman hala yanımıza gelemiyordu. Kapıyı kırdılar. Ama uzakta durup bombalar atarak bize yaklaşabiliyorlardı. Kol kola girdik. Teslim olun demeye devam ediyorlardı. Hayır deyip sloganlarımızı attık. Katlettikleri insanlarımızın hesabını soracağımızı söyledik. Sanıyorum bu arada video çekimi de yapılıyormuş. Benim gözlerim kötü olduğu için bu ayrıntıları göremedim. Bir ara kafamı çevirdim. Koğuşumuz kapkaraydı. Her şey yanmış, içerden hala duman çıkıyordu. Askerler bir adım ileri bir adım geri atıyor tek tek gelin diyorlardı. Kabul etmedik. Üzerinizde bomba varsa vb. kaygılarını açıktan söyleyecek kadar bizden korkuyorlardı. Toplu yürümeye başladık. Bu kez tekrar üzerimize saldırıp bizleri tek tek koparıp aldılar. Beni götüren asker bir yandan sürüklüyor bir yandan da ağlamaklı bir sesle konuşuyordu. Tam anlayamadım ama “bizi bu köpeklere söyletiyorsunuz” gibi bir şey söylüyordu. En son bırakırken de tedavini yaptır Hz. Ali seninle olsun deyip gitti. Hepimizi askerlerin lojmanına getirdiler. Etrafımız yine sarılıyordu. Katliamı, vahşetlerini söylediğimizde, biz yapmadık, siz kendiniz yaktınız vb. diyorlardı. Tek tek durumu ağır olanlardan başlamak üzere Hastaneye (Bayrampaşa) götürüldük. Hastaneye ambulansla gittik. Benim ayak bileklerimde hasar vardı. Bir de gaz zehirlenmesi olduğunu söylediler. Film vb. çekildi. Hastaneye yatırmak istemediler ve hızla tekrar gönderdiler. Gidiş gelişlerde vb. adımı soranlara subaylar cevap verdi. Bunlar benim adımı ve soyadımı biliyorlardı. Hastaneye yatırılmamı da onlar engelledi. Daha sonra tekrar arkadaşların yanına geldim. Burada fotoğraflar çekiliyordu. Fotoğrafımızı çektikten sonra bana sivil giyimli biri nereden alındığımı sordu. Tanıyormuş gibi bir edayla sokaktan alınmıştın değil mi dedi. Ben de hayır sen kimsin dedim, cevap vermedi. Bu kayıt sonrası orada kalan 19 bayan olarak bizleri ringlere yerleştirdiler. Bizim bulunduğumuz ringde 14 kişiydik. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar bekletildik. Bu arada erkek arkadaşların hala çatıştığını öğrendik. Sonra onları da getirmeye başladılar. Görebildiklerimize şehitlerimizin ismini haykırdık. Yine ara ara sloganlarımızı haykırdık. Gece bizi Bakırköy’e getirdiler. Getiren ekip yine küfürler savuruyor ve nasıl öldürdük vb. diyorlardı. 20-30 kişiyi öldürdük vb. dediler. Slogan attık. “Yarın gidip kol, bacaklarınızı toplayacağız” dediler. Bakırköy’de ise karşılama dayağı vb. olmadı. Herkes panikle bekliyor gibiydi. Tek tek kayıtlarımız yapıldı. Ve önce tek tek tartışmalarımız sonrası da 2-3’lü hücrelere yerleştirildik. İlk gün kapılarımız kilitli tutuluyordu. Yine konuşmalarla kapılar açıldı. Şu an sabah 8.00 ile akşam 8.00 arasında kapılarımız açık. Günde iki kez havalandırma kapıları açılıyor. Toplu olarak çıkıyoruz. İlk gün bu çıkışlarımızda saygı duruşu yaptık ve sloganlarımızı attık, ziyaretimiz çarşamba, perşembe, cuma verildi. Avukat görüşü yapılıyor. Şu an pek sorun çıkaracak yaklaşımlar olmadı. Genelde söylenenleri yerine getiriyorlar. Ancak bu yaklaşımında politik bir nedeni vardır diye düşünüyoruz. İlk geldiğimiz gece sağlık kontrolleri yapıldı. Benim gözlerim iyice kapanmıştı. Damla vb. kullanarak pansumanı kendimiz yapıyoruz. Geldiğimizde Ö. Orucuna başladığımızı da belirttik. Şuan devam ediyoruz. Bu bilgileri çok hızlı yazmak zorunda olduğum için mutlaka eksiklikleri vardır. Daha sonra ayrıntılı yine yazacağım. Direnişimiz kahramanca oldu. Yoldaşlarımın hepsi de kahramanca çatıştı. Sloganlarımız, marşlarımız, tililerimiz hiç durmadı. Tarihe yeni bir kahramanlık daha nakşettik. Bu gücün karşısında kimse duramaz. Kazanacağız”



____________________________
Ya Onurlu Bir Barış Yada Görkemli Bir Direniş !
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 25
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: 19 Aralık Katliamı   Paz Mart 01, 2009 10:44 am

Bayrampaşa Zindanı C-2 koğuşundan kalan ve katliam saldırısından sonra Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevine götürülen kadın tutsaklar Ayfer Ercan, Fatma Yıldırım, Sadegül Özdemir, Fatma Acunbay, Petek Türkmen, Sakine Altun, Sevgi Tağaç, Özlem İlhan, Gülderen Baran, Güfikir Güyük, Arzu Özdemir avukatları aracılığıyla yaptıkları açıklamada şunları anlatıyorlar:

“19 Aralık Salı sabahı saat 05.00’te silah sesleriyle uyandık. Koğuşlarımız taranıyordu. Aynı anda çatılarda, mazgallarda silahlı jitem ve özel timden askerlerin yerleşmiş olduğunu gördük. Ateş açan onlardı. Cezaevinin üst ve alt maltası askerlerce kuşatılmıştı. Hepimiz koğuşlarımızın kapısına acele barikatlar kurduk. Bu süre boyunca ateş etmeye devam ediyorlardı. Barikatlarımızı kurduktan sonra koğuşun üst katında bir araya toplandık. “Devrimci Tutsaklar Teslim Alınamaz”, “Kahrolsun Faşizm Yaşasın Mücadelemiz”, “Ölüm Orucu Savaşçıları Onurumuzdur” sloganlarını atıyorduk. Sloganlarımıza karşılık megafonlarla “Teslim Olun!” çağrısı yapıyorlardı. Tüm bu çağrılarına sloganlarımızla tekrar karşılık veriyorduk.

O esnada koğuşumuzun üst katının tavanının delindiğini gördük. İçeriye yangın ve gaz bombaları atıyorlardı. Atılan bombalardan yangın çıktı. Amaçları bizi yakmaktı. O da olmazsa yoğun gazla boğmaya çalışmaktı. Koğuşun son tarafından da tavandan delik açılarak yangın ve gaz bombaları atılınca alt kata geçtik ve kapıya barikat kurduk. Bu esnada saatlerce bizim üst katta bulunduğumuzu düşünerek bombalar atmaya, kurşunlar yağdırmaya devam ettiler. Aynı havalandırmaya bakan karşı koğuşa sürekli yangın ve gaz bombalarının atıldığını görüyorduk. Arkadaşların slogan seslerini duyuyorduk. Askerler bir yandan ateş ederken, bir yandan da “Teslim olun!” çağrılarına devam ediyorlardı. “Ölürüz Ama Teslim Olmayız!” diye karşılık veriyorduk. “Yaşasın Siper Yoldaşlığı”, “Ölüm Orucu Savaşçıları Teslim Alınamaz”, “Devrimci Tutsaklar Teslim Alınamaz”, “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz” sloganlarını atıyorduk.

Bu durum saatlerce sürdü, birden karşı koğuşun alev aldığını gördük. Arkadaşların “yanıyoruz” çığlıklarını duyuyorduk. Yakılan yer koğuşun üst katıydı ve arkadaşlarımız oradaydı. Yaşayıp yaşamadıklarını anlamak için onlara seslendik ama ses alamıyorduk. Daha sonra koğuşları tümden yandığında arkadaşlar havalandırmaya, ağır yaralılarla beraber çıktılar. Ölenler içeride kalmışlardı. Bunun üzerine biz de alt kat barikatının havalandırmaya açılan kısmını açtık ve onlarla bir araya gelebildik. Sloganlarımızla ve marşlarımızla havalandırmada halay çekmeye başladık. Yaralı arkadaşlarımızı uygun yerlere çekip tedavi etmeye çalışıyorduk. Bulunduğumuz her yere sürekli yoğun gaz bombası atıyor ve ateş ediyorlardı. Bununla da yetinmeyerek sürekli tazyikli su sıkıyorlardı. “Teslim olun!” çağrıları devam ediyordu. Ama biz bunu asla kabul etmiyorduk. Korkularından havalandırmaya dahi gelemeyerek ateşlerine ve bombalarına devam ediyorlardı. Bu esnada maltaya açılan koğuş kapısının arkasından “Açın kapıyı, teslim olun yoksa hepinizi öldüreceğiz” diyorlardı. “Teslim olmayacağımızı, kapıyı açmayacağımızı” söylüyorduk. “Gelebiliyorsanız gelin! Öldürebiliyorsanız öldürün!” diye cevap veriyorduk. Saatlerce barikat kurduğumuz kapıyı açmaya korktular ve bizi sürekli havalandırmada gaz bombası, göz yaşartıcı bomba, sinir gazı ve kurşun yağmuruna tuttular. Bu süre boyunca yoğun tazyikli su da sıkmaya devam ediyorlardı. Havalandırmada olmamıza rağmen atılan gaz bombalarından göz gözü görmüyordu. Sonradan içeriye girebildiklerini ve koğuşlara çıktıklarını gördük. Koğuşlardan ve çatılardan üzerimize yönelmiş namlularla kuşatılmıştık. Biz ise yaralılarla bir araya gelip kenetlenmiş bir şekilde teslim olmayacağımızı söylüyorduk. Sonunda silahlarıyla havalandırmaya girdiklerinde “Teslim olun” çağrısını yinelediler. Biz buna “Biz teslim olmayacağız, gelip alabiliyorsanız alın” diyorduk. Havalandırmada zehirlenmiş ve yanmış bir halde bulunurken bile yanımıza yaklaşamıyorlardı. Bunun için “elleriniz başınızın üzerinde teker teker gelin” çağrısı yapıyorlardı. Uzun bir uğraştan sonra üzerimize saldırdılar, coplarla bizi birbirimizden ayırmaya çalıştılar. Teker teker koparabildiklerini alıyorlar, bizi coplayarak, saçlarımızdan sürükleyerek götürüyorlardı. Biz ise slogan atmaya devam ediyorduk.

Sabah 05.00’te başlayan saldırı saat ikiye kadar bu şekilde devam etti. Saldırıları ve bizim karşı koyuşumuz, beklettikleri yerlerde de devam etti. Ağır yaralı durumda olan arkadaşlarımızı hastanelere gönderdik. Bizi de iki gruba bölüp ringlere attılar. Saatlerce üstümüz ıslak bir vaziyette ringlerde beklettiler. Bu esnada slogan atmaya devam ediyorduk. Cezaevinden kurşun ve bomba sesleri duyuyor, operasyonun devam ettiğini, giremedikleri koğuşların bulunduğunu anlıyorduk.

Gece saat 01.00’de bizleri Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’ne getirip hücrelere kapattılar. Girişte zorla ayakkabı araması dayatılması ve bizim de bunu kabul etmememiz üzerine zorla kelepçeleyip ringlere atılmıştık. Askerler zorla yerlere yatırıp arama yapabildiler. Şu anda bulunduğumuz hücrelere bu şekilde getirildik.

Burada bize, F tipindeki tecrit işleyiş ve izolasyon dayatması devam ediyor. Bunu hiçbir koşulda kabul etmeyeceğimizi ve açlık grevinde olduğumuzu söyledik. Şu anda hiçbir yerle iletişimimiz yok. Arkadaşlarımızın F tipine kapatılmış olduğunu öğrendik. Düzenleme dahil F tiplerini hiçbir biçimde kabul etmeyeceğiz. Devrimci tutsakları hiçbir biçimde teslim alamayacaklar. Savaşımız ve direnişimiz devam ediyor. F tiplerini kapattırana kadar da devam edecektir.

Hücreleri Yıkacağız!

Devrimci Tutsaklar Teslim Alınamaz!

Katliamların Hesabını Soracağız!

Ölüm Orucu Savaşçıları Onurumuzdur!

Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!”

Saldırıdan sonra TKEP/L tutsağı olan oğlu Süleyman Acar’ı Edirne F Tipinde gören Hüsniye Ananın operasyon ve F Tipi hücrelerle ilgili izlenimlerini de şöyle: “Benim çocuğum ODTÜ’de okuyordu. 19 yaşında içeri girdi. Şimdi 27 yaşında. Ben 12. Ayın 19, 20, 21, 22, 23. günlerini ömrüm boyunca hiç unutmayacağım. Bu devlet bütün dünyanın gözleri önünde toplu katliam yaptı. Ben saldırı günlerinde Çanakkale zindanının önündeydim. Bizim 500 metre ilerimizde vahşice çocuklarımızı öldürüyorlardı. Cezaevinde dumanlar çıkıyordu. Biz sloganlar atıyorduk, bizim feryatlarımız, sloganlarımız heryeri sarmıştı. Cehennem bile oradan iyidir. Ben dini inançları kuvvetli bir anayım; orada olmaktansa gerçekten cehennemde olmayı isterdim. Çocuklarımızı teker teker dışarı çıkardıklarında hepsi birden titriyorlardı. Biz eşarplarımızı çıkarıp salladık, sloganlar attık, onların yanında olduğumuzu göstermek için, onlarda bize bluzlarını çıkarıp salladılar. Slogan attılar. Bizler çocuklarımız onurumuzdur diye hep birlikte haykırıyorduk. Onların üstü ıslaktı, yaralıydılar ama her zamanki gibi kafaları dikti! Ben çok kalın giyinmiştim yine de üşüyordum onlar ıslak atletlerle, bluzlarla hala direniyorlardı. Birbirlerine kenetlenmişlerdi sonra hepsini zorla arabalara doldurdular. Çocuğumun yaralı olup olmadığını bilmiyordum, bizi hastaneye yaklaştırmıyorlardı. Hastanenin önünde sabahladık, kimse bize bilgi vermiyordu! Sabah savcılığın önünde elimize birer kağıt tutuşturdular o zaman öğrendik yavrularımızı Edirne’ye götürdüklerini...

Edirne’ye gittik, Edirne’nin girişinde polis bizi sokmadı, kimliklerimizi topladı. Adalet Bakanlığı emir vermiş kimse çocuğunun peşine gitmeyecekmiş! Bir tarafta bizim çocuklarımızı öldürüyorlardı, diğer taraftan kanlı ellerini sallayarak televizyonda çocuklarımızı nasıl hayata döndürdüklerini(!) anlatıyorlardı.

Görüş yaptıracaklarını öğrendiğimde sabah 7’de Edirne’de oldum. 7’de ordaydım ama saat 16’da içeri alındım. F Tipi dedikleri yer resmen esir kampı! Görüş yarım saat dediler ama sadece 10 dakika görüşebildim. 2 yerde bilgisayarla parmak izimizi aldılar, 4-5 yerde kayıt yapıyorlar, adres, telefon numarası alıyorlar. Hiçbir ana tek başına görüşe gidemez ki! Çünkü görüş saatini bir geçerse bir daha görüş yapamıyorsun. İçeri girerken bizim üstümüzü başımızı çıkardılar, arama yaptılar. Biz zaten duyarlı kapıdan geçtik yine de üstümüzü aradılar. Ben bir ana olarak böyle onur kırıcı bir şey görmemiştim. Çamaşırımıza varana kadar çıkardılar. Ben çıkarmak istemedim ama bana dediler ki, “görüşünü keserim, Bize verilen emir bu!” Nihayet oğlumu gördüğümde tanıyamadım yavrumu. 3 gardiyan onun başında 3 gardiyan benim başımdaydı. Çocuğumun yüzü yanmış, kaburgalarında kırık var, çeşitli yerlerinde yaralar vardı. Üstünde yırtık tek düğmeli, incecik bir gömlek vardı. Yavrumun saçını kel yapmışlardı. Suları akmıyormuş, ısıtıcı yanmıyormuş, Onları içeri sokarken dövmüşler ve saçını kestirmek istemediği için dövmüşler. İçerde ne gazete, ne radyo var. Bu şekilde kim yaşayabilir? Bütün bu yapılanlar insanlık dışıdır! Bu şekilde giderse çocuklarımız ölecekler, zaten onları oralarda ölüme terletmişler! Katil Başbakan’a soruyorum: 12. Ayın 21’inde kapının birinden tabutlar çıkarken diğerinden hırsızlar dolandırıcılar çıktı. Soruyorum, bunların hesabını nasıl verecek!

Her yolun bir sonu var/ Her kışın baharı var/ Bir gün bize de bahar gelecek/ Kış sona erecek/ Bütün analar gülecek/ Buna inanıyorum!/ Dağlarda çiçek açacak/ Kuşlar dallarda ötecek/ Bizim de yüzümüz gülecek/ Bir gün güneş batıdan doğacak

Ben bu şiiri bütün devrimci çocuklara yazdım. Ben bütün devrimcilerin anasıyım, ben de devrimci bir anayım!”

Gebze zindanında yaşananlara ilişkin olarak ise görüşe giden Avukat Ercan Kanar’ın açıklaması şöyle: “22.12.2000 de Gebze Cezaevinde müvekkillerimizden Asiye Güzel ve Kamil Öcalan ile yaptığım görüşme sonucu edindiğim bilgi ve izlenimler.(özet olarak)

1-22.12.2000 öğleden sonra uzun ısrarlar sonucu ancak 2 müvekkil ile görüşebildim. Ümraniye ve Bayrampaşa Cezaevleri kadar olmamakla birlikte Gebze Zindanındaki tutuklu ve hükümlüler de devletin insanlık dışı saldırganlığından nasibini almış durumda. Diğer 19 cezaevinde olduğu gibi Gebze’de de vahşet operasyonu saat 5-6 sularında başlamış.

2-Asiye Güzel’in anlatımına göre ansızın herhangi bir uyarı olmadan saldırılmış. Benim de gördüğüm gibi Asiye Güzel’in sağ bacağı aldığı darbeler sonucu kıpırdayamaz halde. Hissiyatını ve refleksini kaybetmiş.

Asiye’nin anlatımına göre; Çiçek Otlunun kolu kırılmış, Gülümser Bedük belinden darbe almış. 8.koğuşun tamamında darp izi var.

Ölüm orucunda bulunanlardan; Yadigar Bayar, Nebahat Polat, Şaduman Mutlu, Birsen Dermanlı, Rabia ağır olup hastahanede bulunuyorlar.

3-Kamil Öcalanın anlatımlarından Gebzede de askerlerin hakiki mermi kullandığı anlaşılıyor. Nurettin Peker ayağından kurşunla yaralanmış.

Tüm tutuklu ve hükümlüler 22.12.2000 tarihi itibariyle süresiz açlık grevinin 13.gününde bulunuyorlar. Koğuşlararası her türlü irtibat kesilmiş.”

Ayrıca edindiğimiz bilgiye göre Gebze zindanında bulunan Leninist Tutsaklardan Kenan Taybaran jandarmanın saldırısı sırasında koğuşun tavanının delinmesi ile atılan gaz bombasının kafasına isabet etmesi sonucu kafasından ağır yaralanmıştır. Kenan Taybaran katliam saldırısından sonra 15 gün yoğun bakımda kalmış, bilinci ancak 15. günde açılmış, ancak beyninde hasar kaldığından hafıza kaybı oluşmuştur.

Durumları hakkında bilgi edindiğimiz diğer tutsaklar:

Vefa Serdar: Sağ kolunda bomba patlamasından dolayı ağır yaralı olarak Çanakkale’den Cerrahpaşa’ya sevk edildi. Ve 05.01.2001 tarihinde sağ kolu kesildi.

Ümit Onursal Özat: Burnu kırık, kelepçenin sıkılmasından bileklerinde yaralar oluşmuş ve elleri morarmış durumda. Tek kişilik hücrede kalıyor. Açlık grevinde.

Reşat Güvenilir: Üç kaburgası ve iki dişi kırık. Açlık grevinde.

Sedat Hayta: Kaburgaları kırık. Kandıra’ya ilk götürüldüklerinde Ergül Çiçekler ile birlikte 3 kişilik hücrede kalıyor. Ancak esas duruşta sayıma karşı çıktığı için bulunduğu hücreden alınıp başka bir hücreye götürülüyor. Açlık grevinde.


____________________________
Ya Onurlu Bir Barış Yada Görkemli Bir Direniş !
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
FiraT_58
Admin
Admin
avatar

Erkek Mesaj Sayısı : 372
Yaş : 25
Nerden : İZMİR
Kayıt tarihi : 06/12/08


Başarı Puanı Başarı Puanı:
100/47  (100/47)

MesajKonu: Geri: 19 Aralık Katliamı   Paz Mart 01, 2009 10:45 am

Serpil Cabadan: Atılan bombalardan birinin ayağına isabet etmesi üzerinde ayağında yanık yaraları var. Açlık grevinde.

DEVRİM SAVAŞÇILARI ÖLÜMSÜZDÜR

Resmi rakamlara göre 31 olarak açıklanan katledilenlerin sayısı gerçekte daha fazla. Hala kayıp olan tutsak sayısı altı. Bunların isimleri şöyle: Mehmet İnan Işık, Saffet Sarıoğlu, Cihan Şeker, İsmail Özentikoğlu, Eray Karapınar, Ahmet Zencirci.

Katliamda ölümsüzleşen tutsakların isimleri ise şöyle:

BAYRAMPAŞA: Murat Ördekçi (TKEP/L), Gülseren Yazgül Öztürk (DHKP-C), Özlem Ercan (DHKP-C), Şefinur Tezgel (DHKP-C), Seyhan Doğan (DHKP-C), Nilüfer Alcan (DHKP-C), Gülser Tuzcu (DHKP-C), Mustafa Yılmaz (DHKP-C), Cengiz Çalıkoparan (DHKP-C), Fırat Tavuk (DHKP-C), Aşur Korkmaz (DHKP-C), Ali Ateş (DHKP-C)

ÜMRANİYE: Ahmet İbili (DHKP-C), Ercan Polat (DHKP-C), Alp Ata Akçagöz (DHKP-C), Umut Gedik, (DHKP-C), Rıza Poyraz (DHKP-C) ve kimliği tespit edilemeyen iki kişi.

ÇANAKKALE: Fidan Kalşen (DHKP-C), İlker Babacan (DHKP-C), Fahri Sari (PKK-DÇS), Sultan Sarı (PKK-DÇS)

BURSA: Ali İhsan Özkan (TKP-ML), Murat Özdemir (DHKP-C)

ÇANKIRI: İrfan Ortakçı (DHKP-C), Hasan Güngörmez (DHKP-C)

UŞAK: Yasemin Cancı (DHKP-C), Berrin Bıçkılar (DHKP-C)

CEYHAN: Halil Önder (DHKP-C)

NAKİLLER VE F TİPLERİNDE İŞKENCE DEVAM EDİYOR

Katliamdan sonra F Tipi Hücrelere nakil edilen tutsaklar burada faşist devlet tarafından nazi kamplarını aratmayacak vahşete maruz kaldılar. Sevkten sonra Kandıra F Tipi hücrelere sevkedilen tutsaklarla görüşen avukatlardan Ercan Kanar, Kandıra’da görüştüğü Sadık Akyüz hakkında şu açıklamada bulundu: “Sadık Akyüz Cuma akşamı Kandıra zindanına getirildiğini, 4 saat arabada bekletildiğini, plastik kelepçe ile sıkılarak işkence yapıldığını, jopla tecavüz olduğunu, jandarmanın tutuklu ve hükümlülerin kafalarına işediğini, jandarma özel timlerinin tutuklu hükümlülere diz çöktürerek potinlerini öptürdüğünü, daha sonra çırıl çıplak soyularak hücrelere konulduklarını, hücrelerde açlık grevini kırmak için ölüm tehdidi ve kaba dayağın devam ettiğini, kaloriferin az yandığını söyledi.”

Görüşe giden avukat ve ailelerin F Tipi hücrelerle ilgili açıklamaları şöyle:

Hücrelerde sabah ve akşam sayımlarında herkesin ayakta ve “hazır ol”da olması dayatılmaktadır. Ayağa kalkmayanlar ise dövülüyor.

Tek kişilik hücrelerin bulunduğu bölümlere görevinin ne olduğu bilinmeyen sivil kişiler bakmaktadır. Tutuklular bu kişilerin JİTEM üyesi olduğunu tahmin ediyor. Tek kişilik hücrelerin bulunduğu bölümlere görevli gardiyanlar yaklaştırılmıyor.

Görüşe giden avukatlara üzerindekilerin tümünü çıkartarak aratması dayatılmaktadır.

Tutuklulara Evrensel ve Gündem gazeteleri, kitap, siyasi içerikli dergiler ile radyo yasak. Televizyon ise parasını yatırana verileceği söyleniyor.

Zamanı öğrenmemeleri için kollarındaki saatler bile alındı.

Ölüm orucundaki tutuklular anestezi ile bayıltılarak, zorla besleme uygulanıyor.

Hücrelerde sular ya kesiliyor ya da bulanık akıtılıyor.

SAVAŞ F TİPİ HÜCRELERDE SÜRÜYOR

Adına “Hayata Dönüş Operasyonu” denilen katiamla faşist devlet Ölüm Oruncundakileri kurtarmayı amaçladığını açıkladı. Oysa faşist devlet saldırıyı çok önceden planlamıştı. Katil Tantan bu konu ile ilgili açıklamasında şunları söylüyor: “Operasyona bir yıl önce karar verdik. Seçilmiş jandarma komando ekipleri oluşturuldu. Cezaevlerinin projeleri çıkarıldı, maketleri yapıldı. Komandolar bu maketler üzerinde bir yıldır özel eğitim alıyor. Öyle bir günde yapılmış bir şey değil. (...) İçişleri bakını olarak göreve başlayınca Türkiye’nin emniyet meselelerine bilimsel yaklaştık. Zayıf noktalar tespit edildi. Cezaevleri ilk sıralardaki sorunlardan biri, belki birincisi. Bayrampaşa’ya dokuz yıldır girilemiyordu. Cezaevinin medyatik savcısı her şeyi toz pembe gösterirken içeride yapılmayan yoktu. Çok uzun süren bir çalışma oldu. Her şey planlandı. Bu ölüm oruçları artık dayanılmaz noktaya gelince uygun zaman diye düşünüldü. Hangi F tipi cezaevlerine kimlerin yerleştirileceği bile planlıydı. Adalet Bakanlığıyla birlikte... Şimdi oralarda yerleştiriliyorlar. F tiplerinde koğuş yok artık örgüt bağları olmadan cezalarını çekecekler.” İşte Katil Tantan’ın bu sözleri devletin operasyondaki gerçek niyetini yani tutsakları F tiplerine konmasını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Faşist devletin bu katliam operasyonu devrimci tutsakları geriletmek şöyle dursun onların faşizme karşı zindanlardaki mücadelesini daha da bileyip keskinleştirmiştir. Operasyon esnasında ve F Tipi hücrelerde bedenin bedenle olan savaşı müthiş bir devrimci irade ve kahramanlıkla devam ediyor. Ölüm oruçları ve açlık grevleri sürdürülüyor.

Çıplak bedenleriyle zulme karşı direnen devrimci tutsaklar, F Tiplerinde de yeni yeni kahramanlıklar yaratıyor. Bu kahramanlıklardan bir yenisi daha Edirne F Tipi zindanlarında yaratıldı. Zindanlara düzenlenen saldırının ardından Edirne F Tipine nakledilen tutsaklardan Gencali Karabulut bedenini ateşe verdi. Şu anda Gencali Karabulut’un durumu ağır. Hayati tehlikeyi atlatabilmiş değil. Fakat tutsakların hayatlarını çok düşünen, “Hayata Dönüş Operasyonu” ile onlarcasını katleden faşist TC, Gencali Karabulut’u hala zindanlarda tutuyor.

RÜZGAR EKEN FIRTANA BİÇECEK!

Faşist devlet, uzun zamandan beri ertelediği F Tipi hücre saldırısını, emperyalizmin direktifiyle büyük bir vahşetle gerçekleştirdi. Emperyalizmin daha önceki saldırılarda olduğu gibi (Ulucanlar) bu katliamın bizzat başında olduğu son derece açıktır. 19 Aralık’ta katliam başlatılıyor ve 20 Aralık’ta TC’ye iki milyar dolarlık IMF yardımı geliyor. Ancak rüzgar eken fırtına biçer. Emperyalizmin tam desteğiyle devrimi ezmeye yönelik girişilen bu kapsamlı saldırı emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin ayağına dolanacak, onu yerle bir edecektir. Burjuva sınıf şunu bir kez daha Türkiye ve K. Kürdistan proletaryasından ve emekçi halklarından görecektir ki, on yıldır devrimci bir savaş sürdüren halklarımızı, burjuva sınıf tarafından sokağa daha fazla itilen ve itilecek olan milyonlarca insanımızı, onuruna düşkün bir halkı, insanlığın kurtuluş davasında sayısız yiğit ve kahraman yetiştiren ve böylesine bir feda ruhuyla donanmış öncülere sahip olan bir halkı ve onun şanlı mücadelesini yenmeye kimsenin ama kimsenin gücü yetmeyecektir.

Şimdi zindanlarda ve dışarıda mücadele daha da şiddetlenmiştir. Zindanlarda açlık grevleri ve ölüm oruçları devam ediyor. Dışarıda ise iktidar mücadelesi yükseltilmeli ve bunun koşulu olarak tüm alanlarda zora dayanan örgütlenmenin, gerilla mücadelesinin ve komite konseylerin oluşturulmasına ve yaygınlaştırılmasına hız verilmelidir.
uş davasında sayısız yiğit ve kahraman yetiştiren ve böylesine bir feda ruhuyla donanmış öncülere sahip olan bir halkı ve onun şanlı mücadelesini yenmeye kimsenin ama kimsenin gücü yetmeyecektir.

Şimdi zindanlarda ve dışarıda mücadele daha da şiddetlenmiştir. Zindanlarda açlık grevleri ve ölüm oruçları devam ediyor. Dışarıda ise iktidar mücadelesi yükseltilmeli ve bunun koşulu olarak tüm alanlarda zora dayanan örgütlenmenin, gerilla mücadelesinin ve komite konseylerin oluşturulmasına ve yaygınlaştırılmasına hız verilmelidir.

____________________________
Ya Onurlu Bir Barış Yada Görkemli Bir Direniş !
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://forumydy.yetkinforum.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: 19 Aralık Katliamı   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
19 Aralık Katliamı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Yolumuz Devrim Yolu :: Devrim Ve Sosyalizm :: Türkiye Devrim Tarihi-
Buraya geçin: